| Konu: | Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Gana Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunmasına İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi münasebetiyle |
| Yasama Yılı: | 3 |
| Birleşim: | 42 |
| Tarih: | 14.01.2020 |
İSMAİL ATAKAN ÜNVER (Karaman) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Konuşmamın başında belirtmek isterim ki bugün Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın 97'nci ölüm yıl dönümü. Bir Karamanlı olarak gururla söylemek isterim ki Ata'mızın baba soyu Karaman'dan Rumeli'ye, Kocacık'a yerleşen Kızıloğuz, Kocacık Yörük Türkmenlerindendir. Annesi Zübeyde Hanım'ın ataları da yine Konya ve Karaman'dan Rumeli'ye göç eden ve bundan dolayı da Rumeli'ye yerleşen diğer Yörük gruplarından ayrı olarak "Konyarlar" diye bilinen Yörüklerdendir. Çeşitli tarih kitaplarında bu bilgilere yer verilmiştir.
Bu fırsatla tarihî bir anekdotu paylaşmak isterim: Ulu Önder'in naaşı 10 Kasım 1953'te Anıtkabir'e nakledilirken görev alan önceki Anayasa Mahkemesi Başkanlarından Yekta Güngör Özden'in naklettiği bir bilgiye göre, Ata'mızın Anıtkabir'deki mezarına 67 vilayetten getirilen topraklarla birlikte Selanik, Kıbrıs ve Zübeyde Hanım'ın memleketi olduğu söylenerek Karaman'dan getirilen topraklar da konulmuştur. Dünyaya getirdiği evlatla Türk ulusuna, makûs talihini yenecek bir önder ve dünya milletlerinin tarihine de yüzyılın en büyük kahramanını armağan eden bu büyük ananın, Zübeyde Hanım'ın aziz hatırası önünde saygıyla eğilerek, rahmet ve minnet duygularımı dile getirmek istiyorum.
Fırsatını bulmuşken, Cumhur İttifakı sözcülerinin her kürsüye çıkışlarında methiyeler dizdiği Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin bir yıllık pratiğini bir hukukçu olarak değerlendirmek isterim. İcat edilen ucube sistemin adı, vatandaştan korkulduğu için "Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi" olarak konuldu. Dünyada bu isimde bir yönetim sistemi yok. Cumhur İttifakı'nın yaptığı bu değişiklik yasama faaliyetini, dolayısıyla Meclisi, sadece bürokrasinin yasal statüye kavuşturmak istediği işlere bu imkânı sağlayan prosedürel bir aşama pozisyonuna düşürmüştür. Kurtuluş Savaşı'nı yürütüp zaferle sonuçlandıran, vatanı kurtaran, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran bu Gazi Meclisi işlevsizleştirmek, tarihî misyonuna vefasızlıktır. Bu çatı altında bulunup da bu vefasızlığı yapanları tarih affetmeyecektir.
Siyaset bilimciler, devletin üç ana fonksiyonunu yasama, yargı ve yürütme olarak tarif etmişlerdir. Siz, bunu, Türkiye için yasama, yargı ve saraya dönüştürdünüz. Ve o saray öyle bir saray ki başa oturttuğunuz partili Cumhurbaşkanı partisinin Meclisteki gücünü kullanarak yasamayı, yaptığı yargısal atamalarla da yargıyı kontrol ediyor. Aslında bizim hep tarif ettiğimiz, sizinse hep kızdığınız, "saray" olarak ifade edilen bir tek adam rejimine dönüştü ülke yönetimi. Biz böyle tarif edince bazı arkadaşlar "Elbette yürütme tek adam olacak." diye itiraz ediyorlar. Öyle olsa tartışılır. Biz uygun bulmayız ama teorik ve bilimsel bir tartışmaya hatta bir siyasi tartışmaya dahi konu edilebilir ama öyle değil ki.
Yukarıda anlattım, öyle bir Cumhurbaşkanlığı makamı oluşturuldu ki hem yasamayı hem yargıyı kontrol ediyor. Bu hâliyle bu yönetim şeklinin dünyadaki gelişmiş demokrasilerde bir örneği yok. Bu sistem, mühürsüz referandumla millete dayatıldı. Dayatıldıktan sonra bunu kimlerin savunduğuna baktığımızda enteresan bir durum var karşımızda. Mesela geçmişte, şimdi benim söylemekten sarfınazar ettiğim sözleri söyledikten sonra gidip saraya kapılananlar bu sistemi savunup kraldan çok kralcılık yapıyorlar. Mesela tek başına ya da bir siyasi ittifakın başaktörü olarak ülkeyi yönetme iddiasında olmayan veya vazgeçen siyasi partiler bu sistemi büyük bir hararetle savunuyorlar. Kimileri sistemin ve partinin en etkili pozisyonlarını ele geçirdiler, kimileri ise tek adam rejiminin oyun kuruculuğunu sahipleniyorlar. "Acaba bunlar niye böyle yapıyorlar?" diye bir soru mutlaka akıllara geliyordur. Bugünkü pozisyonlarını nasıl Erdoğan sayesinde kazandılarsa, koruyabilmelerinin de Erdoğan'ın akıbetine bağlı olduğunu öngörüyorlar. O yüzden, AK PARTİ'nin kuruluşunda yer alan bazı kişilerin muhalefet ettiği bu sisteme herkesten fazla bunlar sahip çıkıyorlar. Peki, bunlar böyle yapıyorlar da Erdoğan bunları niye yakınına sokup etkili ve yetkili pozisyonlara getiriyor? O da bu ikbal peşindeki muhterislerin zafiyetini biliyor ve bu zafiyetlerini kendisine sadakate dönüştürerek gücünü pekiştirmek için kullanıyor. AK PARTİ'nin kuruluşundan beri yol arkadaşlığı yapan AK PARTİ'liler ise Erdoğan'ın eski günleri, beraber yürüdükleri yolları, beraber ıslandıkları yağmurları hatırlamasını bekliyorlar ama daha da çok bekleyeceğe benziyorlar.
Belirtmek isterim ki bu yönetim şekli Atatürk'ün kurduğu demokratik cumhuriyet iradesine de Türk milletinin tarihi boyunca sahip olduğu ve geliştirdiği özgürlük bilincine de uygun değildir. Bazıları bu sistemin tarihimize uygun olduğunu ileri sürse de bu, tarihî gerçekleri kendi amaçları doğrultusunda eğip bükmek değilse tarihi iyi bilmemektir. 3'üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Atatürk'ün naaşı -az önce bahsettiğim şekilde- Etnografya Müzesi'nden alınıp Anıtkabir'e nakledilirken düzenlenen törende şöyle konuşmuştur: "Padişah yapmak istediler, olmadın; halife yapmak istediler, olmadın; seni sevmek millî ibadettir." Hatırlatayım: Bütün büyük liderler ne olmak istediklerine kendileri karar verirler, etraflarındaki muhterislerin yakıştırmalarına kulak asmazlar.
Bu getirdiğiniz sistemi yani sizin deyiminizle "Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemini tarif et." deseler bir buçuk yıllık tecrübeye dayalı olarak şöyle bir tarif sanırım uygun olur: "Simidi devlet, tankı özel sektör üretsin; yolu, köprüyü, havaalanını yandaş yapsın; memleket yalandan uçsun; yese de yemese de, geçse de geçmese de, uçsa da uçmasa da parasını vatandaş ödesin. İstanbul'da boğaz trafiğinin yeğenden, darbe teşebbüsünün enişteden öğrenildiği; bunca yıldır biriken borç ve faizi 'IMF'ci' denilip eski Ekonomi Bakanına, Suriye bataklığına saplanmayı eski Dışişleri Bakanına havale etmenin, darbe teşebbüsü olunca da 'Aldatıldık, Allah affetsin.' deyip sütten çıkmış ak kaşığa dönüşmenin adıymış Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi."
Hadi Adalet ve Kalkınma Partisi sütten çıktı, ak kaşık oldu, diğer Cumhur İttifakı ortaklarına ne oldu? Çıkıp çıkıp hükûmet sistemi güzellemesi yapıyorlar. Seçime giderken Cumhur İttifakı, bir diğer deyişle iktidar ortağı MHP, EYT ve af konusunda topluma taahhütte bulundu, "Cumhurbaşkanı adayım Erdoğan." derken yaptı bunu. Erdoğan o zaman "Bu olmaz." demedi. Seçimi Cumhur İttifakı'nın ortak adayı Erdoğan kazanarak bu sistemin ilk Cumhurbaşkanı oldu, şimdi bu taahhütlerini yerine getirmiyorlar. Koalisyon olsaydı bu vaatler her iki partiyi de bağlardı. Şimdi, ne oluyor? İkisini de bağlamıyor. Cumhur İttifakı partileri ayrı ayrı halka taahhütte bulunacaklar, seçimde tek bir aday gösterecekler, seçimi onların adayı kazansa da taahhütlerini yerine getirmeyecekler. Oh ne âlâ memleket, ne âlâ siyaset, ne âlâ Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi.
Ne yapılırsa yapılsın, bu sistem daha 1'inci yılında batmıştır. Siz ne kadar allayıp pullasanız da bu sistem ölü doğmuştur. Siz ne kadar makineye bağlı yaşatmaya çalışsanız da beyin ölümü gerçekleşmiştir ve hayata dönüşü de mümkün olmayacaktır.
31 Mart ve 23 Hazirandan sonra Türkiye'de artık yeni bir siyasi iklim var. Bu iklim, şimdiye kadar iktidarın rantla ayakta tuttuğu siyasetini sekteye uğratmış durumda. Buna bir çare olarak karşımıza iktidar tarafından "Kim ne söylerse söylesin yapacağız." diyerek bir Kanal İstanbul meselesi çıkarıldı, günlerdir bu tartışılıyor. Yandaşını verdiği garantiler ve rantla besleyen iktidar, şimdi büyükşehir belediyelerinde kaybettiği bu olanağı bu şekilde tekrar ele geçirmek istiyor. Bunu kabul etmek mümkün değildir.
Eskiden bir söz vardı "Verdiğiniz vergiler size yol, su, elektrik olarak geri dönecek." denirdi. Şimdi hem vergi ödüyoruz hem de yapılan yollara, köprülere, havalimanlarına, hastanelere para ödüyoruz. Toplanan vergileri ne yapıyorsunuz? Saray; yazlık, kışlık, baharlık, uçan, yüzen, küçük, büyük saray yapıyorsunuz.
Şimdi konuşmamın sonunda Değirmenci Dayı'nın şu sözünü hatırlatmak isterim: "Bu nasıl çark yahu? Buğday bizim, ezilen biziz. Un olan biz, aç kalan biziz. Kim yahu bu doymak bilmeyen ekmeksiz?" diyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)