KOMİSYON KONUŞMASI

ERTUĞRUL GÜNAY (İzmir) - Çok teşekkür ediyorum Sayın Başkanım, sizi ve bu Komisyon salonunda bulunan bütün arkadaşlarımızı sevgiyle, saygıyla selamlarım.

Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonunda bağımsızlara bir üyelik tahsis edileceği ve bu görevi benim üstlenip üstlenmeyeceğim sorulduğu zaman doğrusu heyecan hissettim çünkü ben bundan otuz yılı mukaddem Parlamentoya bir delikanlı olarak ilk girdiğimde Kamu iktisadi teşebbüsleri komisyonunda ve Başkanlık Divanı üyelerinden birisi olarak uzun süre çalışmıştım. Bu komisyonun devletin yönetimi açısından ne kadar önemli, Parlamento faaliyetleri açısından da ne kadar özel bir görev yüklenmiş olduğunu bilerek o heyecanla geldim. Komisyonun çalışmalarına bürokrat arkadaşlarım dâhil olmak üzere herkese içten başarılar diliyorum.

Biraz önce gördüğüm manzaradan da biraz üzüldüm çünkü yaptığımız bütün işler siyasidir ama burası siyasi bakış açısının asgariye indirilmesi, teknik bakışın biraz daha öne çıkarılması gereken bir komisyondu. Çünkü bu komisyon kamunun elindeki işletmelerin en verimli biçimde, en yararlı biçimde nasıl işleyeceği konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisinin hem denetim görevini hem de önerme işlevini yerine getirdiği bir komisyondur. Bu bakış açısıyla çalışmanın -zaten çok uzun bir süre bir süre kalmadı bu yasama döneminin sona ermesi açısından ama- böyle bir bakış açısıyla çalışmanın hem Parlamentomuza hem bütün iktisadi faaliyetlerimize özel bir yarar getireceğini umut ediyorum.

Şimdi, ben, akşam raporlara dikkatlice baktım, bir şeye çok üzüldüm. Atatürk Orman Çiftliği aslında devlet işletmelerinin iyi yönetilmediğinin çok somut örneklerinden bir tanesi. Bir dönemi kastederek söylemiyorum, arkadaşlarımız yanlış anlamasınlar. 1937'de Mustafa Kemal Atatürk, ki bence Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ufku olan, vizyonu olan, Türkiye'yi çağdaş uygarlık, gerçekten o kısacık nutkunda söylediği gibi muasır medeniyet seviyesinin üzerine ulaştırmayı sözden fiile çevirmek konusunda ufku olan ender siyaset adamlarından, ender devlet adamlarından birisi demek isterdim, diyemiyorum, bence tek devlet adamı. Bunu bakanlık görevi yaptığım sırada da defaatle söyledim, bazı arkadaşlarımızın alınmasına sebep oldu. Örneğin Ankara'nın planlanmasında ve Ankara'nın çağdaş bir başkent olmasında ondan başka bir vizyon sahibi gelmemiş. Bunu bazen belediye başkanları üzerine aldı, bazen siyasi partiler üzerine aldı. Kimseyi kastederek söylemiyorum İsmet Paşa dâhil Atatürk'ten bu yana gelmiş geçmiş bütün yöneticileri katarak söylüyorum.

Bakınız, beni çok duygulandıran bir anekdotu paylaşmak isterim sizinle. Cumhuriyetin ilk yıllarından Ankara bir küçük kasaba kalenin eteklerinde, Samanpazarı'nda bir caddeden ibaret bir küçük kasaba. Ulus'tan İstasyon'a giden yol cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan yol. Birinci Meclis binası İttihat Terakki ekibinin başlayıp yarım bıraktığı bir küçük yapı. Onun dışında eli yüzü düzgün bir şey yok. Bir Taşhan var milletvekillerinin koğuşlarda kaldıkları. Mehmet Akif Ersoy'un kaldığı yer, işte bir dergâhtan ibaret biliyorsunuz, küçücük bir ahşap bina, böyle bir Ankara. Bu Ankara'ya erken cumhuriyet dönemi Osmanlının son dönemindeki Avrupaileşmeyi devam ettirerek yeni binalar yapmış. İşte, hemen birinci Meclisin altına İkinci Meclis bir yıl içinde yapılmış, karşısına Ankara Palas, İstasyon'a uzanan cadde -hâlâ ağaçlıklı, Ankara'nın ender caddelerinden birisidir- ve Ziraat Bankası binası, Kültür Bakanlığı olarak kullandığımız eski Hariciye Vekâleti binası, Resim ve Heykel Müzesi, Etnografya Müzesi bunlar erken cumhuriyet döneminin 1923 ile 1930'a kadar döneminde yapılan binalar. Resim ve Heykel ve Etnografya bir tepenin üzerindedir, karşıdan Rasattepe'yi şimdi Anıtkabir'in olduğu yeri görür ve bütün Ankara ovasını da bir ölçüde oradan görebilirsiniz. Rivayet edilir ki ve çeşitli kitaplar yazar ki Resim ve Heykel ve özellikle Etnografya müzesi yapılırken defaatle Mustafa Kemal -Meclisten yürüme mesafesindedir- oraya gelir, bir sandalye koyar, işçilerle birlikte oturur, bakır taslardan onlarla birlikte çay içer ve yanındakilere der ki: "Çocuk, şurada oturuyorum ve yemyeşil bir alan hayal ediyorum karşımda." Çorak Ankara o zaman, Gençlik Parkı da yok ama hemen eteklerde Gençlik Parkı'nı kurdu daha sonra. Çorak bir Ankara var. O çorak Ankara'ya bakar ve der ki "Yemyeşil bir vaha burada, yemyeşil bir ağaçlık, yemyeşil Ankara'nın ortasında bir alan hayal ediyorum." der. "Burada saatlerce oturmak istiyorum işim olmasa." der. Bir büyük ilahi tesadüftür ki, 1938'de ebediyete intikal ettikten sonra 1938'den sanıyorum 1953'e kadar, Anıtkabir'in bitişine kadar o bahsettiği, "Saatlerce oturmak isterim." dediği yerde on beş yıl orada metfun olarak kaldı, Anıtkabir'de, bir anlamda Cenabı Allah onun duasını kabul etmiş.

O hayal ettiği alanın ufku Atatürk Orman Çiftliğidir. Önündeki küçük alan Gençlik Parkı'dır. Arkasında uzun süre metruk kalmış alanlar vardır, daha sonra oraya gereksiz yapılaşmalar yapıldı. Halbuki hayal şudur: Gençlik Parkı'ndan başlayıp Sıhhiye'yi kuşatan Kurtuluş Parkı'ndan Cebeci'ye doğru, üniversitelere doğru uzanan bir yay şehrin içinde. Bir başka büyük vaha da Atatürk Orman Çiftliğine doğru uzanan alan. Yer seçimi son derece doğrudur. Orası Ankara Çayı'dır çünkü Ankara'nın bütün tepelerinden inen sular o çayın içine gelir, orası ağaçlandırmak açısından, bitkilendirmek açısından son derece doğru bir tespittir. Fakat bir yandan Ankara Çayı gelir, bir yandan bütün bu tepelerden inen sular gelir ne yazık ki Gençlik Parkı bir ölçüde ağaçlanabildiği ve bir ölçüde korunabildiği hâlde Atatürk Orman Çiftliği Atatürk'ün 1937'nin sonunda millete bu varlığını ve çiftliği vasiyet etmesi ve intikal ettirmesinden sonra gerektiği gibi kullanılmamıştır. Evet 1938 ile 1950 arasında intikaller yapılmıştır çiftlik içinde ama dikkat edelim orada Zirai Donatım gibi, Tekel gibi mesela orada üretilen arpanın değerlendireceği bir sınai kuruluşa veya traktör fabrikası gibi veya Zirai Donatım gibi yine tarımsal faaliyetlerle ilişkili alanlara tahsis yapılmıştır. Yapılmamasını, Ankara gibi bir bozkırda başka yerlerde yapılmasını tercih ve temenni ederdim ama ziraatle ilgili tahsisler yapılmıştır. Devam etmiştir İsmet Paşa'dan sonra Celal Bayar döneminde. Nereye kadar? 1984'e kadar. Hiçbir yönetici şunu hayal edememiştir yani Ankara'nın ortasında 55 bin dönüm bir alan ne gibi yani Central Park gibi Hyde Park gibi, Paris'in ortasında gördüğümüz, bırakın hepsini Mustafa Kemal'in ataşemiliter olarak bulunduğu, Sofya'da gördüğü ve benim Sofya'da 1979'da gördüğüm zaman derin hayret ettiğim, Ankara'nın neredeyse bütün Kızılay, Sıhhiye, Ulus alanlarını kapsayacak Yeni Mahalle'ye kadar alanını kapsayacak kadar bir park alanı olduğunu Sofya'da görmüştüm. O, onu gördüğü gibi Ankara'nın içine böyle bir yeşil alan yapmaya ve medeni bir başkent yapmaya çalışmış. Ama ne yazık ki arkadan gelenler içine askeriyeyi koymuşlar, traktör fabrikasını koymuşlar, üniversiteleri koymuşlar, sonra konut olmaya başlamış, sonra çeşitli yerleşkeler girmeye başlamış. Bugün "Cumhurbaşkanlığı Köşkü" tabir ettiğimiz, ki Başbakanlık yerleşkesidir tahsisin adı, onu da gözden kaçırmayalım. Tahsisin adına hâlâ Başbakanlık yerleşkesidir yani Başbakanlık amacıyla gerek Kültür Bakanlığından gerek Tabiat Varlıklarından yani Çevre ve Şehircilik Bakanlığından çıkan kararların altı orada Başbakanlık yerleşkesi olarak ifade etmektir ve hâlâ o tahsis, hâlâ o isimlendirme değişmemiştir ne yazık ki. O da Başbakanlığın kendi haklarını savunamaz bir konumda oluşunun garip işaretlerinden birisidir, onu ayrıca değerlendiririz. Ve şu anda orası, yarıdan fazlası elden gitmiş bir durumda.

Şimdi, ben o raporlara baktım. Geçmiş yıllardan da bu konulara ünsiyetim var 2011, 2012, 2013, devam edecek böyle, aynı eleştiriler, aynı öneriler. Arkadaşların kusuru yok yani ben Sayıştay ve Yüksek Denetlemedeki arkadaşları eleştirmiyorum ama devlette bir vurdumduymazlık var. Yani denetleme konusunda görevli arkadaşlar geliyorlar "Bu araziler amaca uygun kullanılmamış, bu arazileri alın, bu arazileri çiftliğin asıl kullanımına dönüştürün." diyorlar. 2011'de, 2012'de, 2013'te bu mütemadi edecek böyle. Bunu burada konuşuyoruz, bu temennileri Komisyon da onaylıyor, gelecek yıl raporuna tekrar aynı şeyler yazılacak. Böyle bir devlet yönetimi olmaz. Yani biz, hiç birimiz... Bu "çiftlik" sözü niye kötüye kullanılır diye ben düşünürdüm, akşam zihnimde bir daha uyandı yani "çiftlik" aslında çok güzel bir kavramdır değil mi ama "Babanın çiftliği mi, nasıl kullanıyorsun?" diye bir tabir vardır Türkçede. Yani çiftlik sözünün bir kötü kullanım çağrıştırdığını şu raporları okuyunca gördüm gerçekten.

Biz, Ankara'nın ortasında bir yeşil alan üretmeyi başaramamışız. Şimdi bakınız burada ağaçlandırma... Asıl burada tabii cumhuriyetin ilk yıllarında bir tarımsal örnek oluşturma amacı var, doğru ama daha sonraki yıllarda bu tarımsal örnek oluşturmanın bir kent merkezinde olmayacağının anlaşılması, bunun başka yeni kullanım boyutlarına taşınması gerekirdi. Bu, yapılmamış. Raporlarda da gördüm, eski bilgilerimi de tekrar ederek söylüyorum. Şimdi bu doğu-batı koridorunda Ankara'nın bir alan, şiddetli rüzgâr alan bir alan değil mi? Burada tarla faaliyeti yapıyorsunuz, her sene burayı tekrar toprağı canlandırıyorsunuz, toprağın uçuşmasını hazır hâle getiriyorsunuz. Burası Ankara'nın rüzgâr alan bir koridoru. Siz toprağın uçuşması için gereken kolaylığı her yıl veriyorsunuz ve toprak, zaten Türkiye, ciddi erozyon sorunları olan ve Ankara'dan yerleşim bölgelerinin üzerine doğru rüzgâr bütün onu havaya toz toprak olarak getiriyor. Raporlarda var ama ne yapılıyor bilmiyorum. Bir tarım ormancılığına geçme ihtiyacı var. Bu alanın bir ormana dönüştürülmesi, sanayide kullanılacak veya doğrudan doğruya meyvecilikte kullanılacak veya rekreasyon alanı olarak kullanılacak bir orman faaliyeti için kullanılması gerekir. Bakınız Orta Doğu Teknik Üniversitesinin ağaçlandırmaya başlanması herhâlde çiftlikten çok sonra, öyle mi? Çiftlikten çok sonra ama Orta Doğu Teknik Üniversitesi şu anda son derece Ankara'nın çevresinde ve belki tek ve belki Türkiye'de örnek bir ağaçlandırma yapabildi ve yani içinden birtakım yollar falan oluyor ama yine de şu anda Ankara'nın iftihar edebileceği bir ağaçlandırma. Ben beklerdim ki bunu Atatürk Orman Çiftliği yapsın. Şimdi burada ağaçlandırmanın çok sınırlı olduğuna dair ibare var. 1925 ile 2002 arasında son derece az 4.500 dekar burada, 2002'den 2014'e 18.500 dekar, çok güzel ama bir gerçeği daha burada lütfen açıklıkla yazınız, 2011'den bu tarafa, 2011'de Orman Bakanlığıyla yapılan anlaşmadan sonra bu ağaçlandırma faaliyetine başlandı ve henüz gözle göreceğimiz bir ağaç yok, fidan, fidan da değil fide seviyesinde. Halbuki yani hemen yanı başınızda Orta Doğu Teknik Üniversitesi ağaçlandırmayı o yamaçlarda ki...

MEHMET GELDİ (Giresun) - Kaç yılında yapılmış?

ERTUĞRUL GÜNAY (İzmir) - Yaptı, 1950'den sonra, 1960'larda.

MEHMET GELDİ (Giresun) - Elli sene geçmiş, buradan da on sene geçsin de, biraz konuşalım onu da.

ERTUĞRUL GÜNAY (İzmir) - Bu Çiftlik 1937'den geliyor. Yani ben, bakın dönem kastetmeden söylüyorum arkadaşlar yani genelde elimizde Ankara'nın ortasında bir vaha yaratma, Ankara'yı bir medeni şehir hâline getirme, Ankara'yı çevre kirliliğinden koruma, Ankara'da yaşayan öğrencilerin, gençlerin, bütün insanların nefes almasını sağlama konusunda Mustafa Kemal Atatürk bir vizyon koymuş, bir proje koymuş, bir arazi vermiş, biz, o arazinin sağından solundan kötü kullanımlarla mahvolmasını sağlamışız.

Bu ağaçlandırma faaliyeti, evet, 2011'den bu yana başlayan bu yeni faaliyeti takdir ediyorum, alkışlıyorum, Anadolu yollarında da başladı tabii. Ama temenni ederdim ki bunu 1960'dan, 1970'den, 1980'den, 1990'dan 2000'in başından, 2002'in başından 2002'de, 2003'te olsa şu anda on yıllık ağaçlar olurdu. Yani biz, bu araziyi kullanmak konusunda ne yazık ki hiçbir iktidar olarak zamanı iyi kullanmamışız, mekânı iyi kullanmamışız, şartları iyi kullanmamışız, ki bir daha söylüyorum, Ankara'nın ağaçlandırmaya en müsait toprak yapısı, en müsait alt yapısının olduğu bir alan burası.

Bir şey daha sormak istiyorum, izin verirseniz bağlıyorum.

BAŞKAN - Tabii.

ERTUĞRUL GÜNAY (İzmir) - Burada bazı arazilerin geri alınması konusunda önerileri var arkadaşlarımızın, çok doğru. Yine böyle bir kullanım var. Gazi Üniversitesine verilmiş. Gazi Üniversitesine verilmiş ve Gazi Üniversitesi de enteresan biçimde iki firmaya ödettirmiş bu arazinin tahsis bedelini yani iki firmaya ödettirmesi de hemen bir ticari anlaşma yapılmış olduğunu ve orada iki firma üzerinden bir konut faaliyetine girişildiğini gösteriyor. Yazışmalarla sonra Gazi Üniversitesi bunu "TOKİ'yle biz üniversite kampüsü yapmak konusunda anlaştık." demişler sonra da burada "Kamu yararı var." diye bu Komisyonda biraz kadük hâle gelmiş ama o iki firmanın ödemiş olması burada bir konut faaliyeti olduğunun karinesi. Ve şu ana kadar da ortada amaca uygun bir kullanım yok. Yine, 1950 yılındaki kuruluş kanununa sanıyorum 2000'lerde yapılan düzenlemede ek bir madde var. Burada "Konut alanı olamaz, ticaret alanı olamaz, sınai faaliyet olamaz." diye çiftliğin kanununda açık, genel müdürlüğün kanununda açık hüküm var. Buna rağmen bu Gazi'ye... Tabii, temenni etseniz ne olacak, demin söylediğim gibi gelecek yıl bir daha temenni edilecek, sonraki yıl bir daha temenni edilecek çünkü "Devlet malı deniz" diye bir anlayış ne yazık ki geçmişten bu yana tevarüs edegelmiş bizim ülkemizde, bu güzel şey değil. Ben çiftliğin kullanımının bundan sonra daha verimli hâle getirilmesi konusunda ve burada konuşulanların da kâğıt üzerinde kalmaması konusunda hep birlikte bir dikkate ihtiyacımız olduğunun altını çizmek istiyorum.

Bir deminki noktayı açmak istiyorum. Burada şu anda tartışma konusu Cumhurbaşkanlığı yerleşkesinin yapıldığı alanın daha önce Orman Genel Müdürlüğünün kullandığı bir alan olduğu bilinmektedir. Olabilir, üzerinde yeni bir kullanım alanı fakat tahsis Başbakanlık yerleşkesi olaraktır. Oradaki amaç da birçoğumuz tarafından masum ve bence haklı bir talep olarak kabul edilmiştir. Şöyle, Başbakanlığın Ankara'nın içine gelişigüzel dağılmış ve kirada çok sayıda gereksiz kullanımı var. Bunların Ankara içinden çekilmesi, kira giderlerinin azalması ve Ankara içindeki trafiğin önemli ölçüde rahatlaması sonucunu yaratacağı için yer seçimi tartışılabilir ama Başbakanlığın bir toplu yerleşkeye alınması makul bir fikir olarak geldi o zaman ve başlangıçta bu fikre çok fazla kimse itiraz etmedi. Ben de fikrin başlangıcında mutfakta bulunan insanlardan birisi olarak söylüyorum. Ama şu anda bu amaç yani bu tahsis amacının dışına taşıldı tamamen. Başbakanlığı bütün birimleri kiralarda duruyor Ankara'nın ortasında, inanılmaz kira ödeniyor ve şimdiye kadar yüz odada faaliyet gösteren devletin bir birimi şu anda bir başka büyük yerleşkede gereksiz bir harcamaya Türkiye'yi yöneltmiş durumda kaldı. Yani bence tekrar eski amacın gündeme getirilmesi... Tabii bu bizim burada tartışacağımız değil, belki Başbakanlığın kendi haklarını korumasıyla sonuçlandıracağı bir konudur. Bu tartışma vesilesiyle onun da altını çizmek istiyorum.

Tekrar teşekkür ederim ve çalışmalarınızda başarılar dilerim. Sağ olun.