KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli milletvekili arkadaşlarım, Enerji Bakanlığının değerli bürokratları; hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum ve her şeyden önce, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bütçesinin şimdiden ülkemize ve Bakanlık mensuplarımıza hayırlı olmasını diliyorum.

Sayın Bakan konuşması sırasında vurguladılar, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının temel politikaları arasında enerjide dışa bağımlılığın azaltılması var. Bu gerçekten doğru tespit edilmiş, Türkiye'nin genel ekonomik dengeleri açısından da gerekli olan bir stratejidir. Ancak, uygulamalara baktığımızda, bu temel ve doğru ilkenin gerçekleşmesinde mesafe alınamadığı şeklinde görüntüler vardır veya dikkat edilmediği yönünde. Özellikle, yapılan bazı anlaşmalarda dışa bağımlılığın artmakta olduğu da görülmektedir. Nitekim, Türkiye ile Rusya arasında yapılan anlaşma çerçevesinde yapılmakta olan Akkuyu Nükleer Santrali'yle nükleer enerjide Türkiye'nin yüzde 100 Rusya'ya bağımlı hâle geleceği gibi bir görüntü var.

Türkiye 2002 yılında 17,3 milyar metreküp doğal gaz ithal ederken 2017 yılında 55,2 milyar metreküpe çıkmıştır. Türkiye ihtiyacı olan doğal gazın yüzde 99,36'sını yurt dışından ithal etmektedir ve 2002-2017 yılları arasında doğal gaz ithalatında yüzde 219 artış olmuştur. 2017 yılında 1 milyon 505 bin 567 vatandaşımızın gazı fatura bedeli ödenemediği için kesilmiştir. Vatandaşlarımızdan bu konuda, sayaçlarla ilgili 222.148 şikâyet gelmiştir; faturalamaya ilişkin ise 78.811 şikâyet gelmiştir. 2017 yılında tüketilen doğal gazın yüzde 38,13'ü elektrik santrallerinde kullanılmış. Bu durum, ülkemiz ekonomisinin elektrikte dışarıya ne kadar bağımlı olduğunu da gösteren bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla, dışa bağımlılık konusunda daha etkin ve dikkatli projelere geçilmesinde fayda olduğu kanaatindeyim.

Diğer taraftan, enerji işlerinde çevrenin korunması önemli konulardan biridir. Çevrenin korunması konusunda Enerji Bakanlığımızın veya Hükûmetin politikalarında bir hassasiyet eksikliği olduğu kanaatindeyim. Bakanlıkça hazırlanan faaliyet raporunda, Maden İşleri Genel Müdürlüğüyle ilgili kısımda, "Arama faaliyetlerinde zorunlu tutulan, prosedür ve zaman bakımından ciddi zorlukları bulunan ÇED kararı zorunluluğu kaldırılmıştır." ifadesi yer almaktadır. Çevresel etki değerlendirmesi, gerçekleştirilmek istenen bir projenin çevre üzerindeki olası etkilerini inceleyen bir süreçtir. Böyle, ÇED raporlarının zorunluluğunun ortadan kaldırılmasına yönelik düzenlemeler çevrenin korunmasıyla ilgili hassasiyetin eksikliğini gösterecek bir durumdur.

İkincisi: 2017 yılında yürürlüğe giren Stratejik Çevresel Değerlendirme Yönetmeliği'nin geçici 2'nci maddesiyle enerji ve sanayi gibi çevre ve insan sağlığını tehdit etme kapasitesine sahip yüksek sektörlere 2023 yılına kadar muafiyet tanınmıştır. Bu da çevreyle ilgili duyarlılığın hangi düzeyde olduğunu gösterecek durumlardan biridir. Bu nedenle, ÇED sürecinde ekonomik çıkarlar, ekonomik kazançlar, kârlar ön plana geçmiş; üstün kamu yararı, insan sağlığı, çocuklarımızın ve bütün canlıların geleceği ve doğa göz ardı edilmiş gözükmektedir.

Üçüncü olarak Mersin Akkuyu Nükleer Santrali. Bununla ilgili ÇED başvurusu 27/12/2017 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığına yapılmıştır. ÇED raporunda hangi hususların tespit edildiği ise bilinmemektedir. Hâlbuki, idarede, kamu yönetiminde şeffaflık esas olmalıdır. Bu konuda Sayın Bakanın bilgi vermesini de beklerim.

Bir başka konu, doğal gaz ve elektriğe enflasyonun üzerinde yapılan zamlardır. 2018 yılı içerisinde konutlarda kullanılan elektriğe yüzde 31, sanayi elektriğine ise yüzde 41 zam yapıldığı bilinmektedir. 2018'in başından bugüne kadar konutlarda kullanılan doğal gaza yüzde 18, sanayide kullanılan doğal gaza yüzde 37,7 ve elektrik santrallerinde kullanılan doğal gaza yüzde 50,2 zam yapılmıştır. Buradan görünen sonuç şudur: Enerji maliyetlerinde önemli artışlar var ve ocak ayına kadar zam yapılmayacağıyla ilgili açıklama "Ocakta bir zam var." anlamına da geliyor mu? Bu, kamuoyunda tedirginlik yaratan bir açıklama olarak kalmıştır, bu konuda da bilgi talep ederiz.

Bir başka konu nükleer enerji yatırımları, özellikle de Akkuyu Nükleer Santrali. Akkuyu Nükleer Santrali ve buna benzer birtakım anlaşmaların kamuoyuna gizli tutulması gerçekten devlet anlayışıyla bağdaşmaz. Devlette gizlilik olmaz mı? Olur. Eğer millî menfaatlerimizle ilgili sır niteliği taşıyacak hususlar varsa elbette ülkenin menfaatleri açısından ama çok sınırlı tutulmak kaydıyla bazı sırlar bulunabilir fakat özellikle ticari anlaşmalarda, yap-işlet-devretlerde, kamu-özel sektör iş birliği anlaşmalarında veya özel kanunla düzenlenen Akkuyu Nükleer Güç Santrali'yle ilgili Rusya'yla yapılan anlaşmada bunların kamuoyundan bilinmesi lazım. Bildiğiniz gibi, Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nden üretilecek elektriğin kilovatsaatini 12,35 sente satın alma garantisi verildiği uzunca süredir kamuoyunda tartışılmaktadır, söylenmektedir, sözleşmede böyle bir hükmün bulunduğu ifade edilmektedir ve şimdiye kadar da "Bu, böyle değildir." diye bir açıklama ilgili birimlerden gelmemiştir. Şimdi, değerli arkadaşlar, bu noktada bir hesap yapalım, şu anda elektriğin kilovatsaatini santraller kaç sente veriyorlar? Herhâlde 4 sent civarında. Yani şu anda santrallerin 4 sente verdiği elektriği bu Akkuyu Nükleer Santrali tamamlandığında 12,35 sente devrettiğiniz zaman bu nasıl bir fiyattır? Şu anda tüketicinin kullandığı elektriğin kilovatsaati 30 kuruş civarında, demek ki kabaca söyleyecek olursam, santrallerin elektriğe devrettiği fiyat 22-23 kuruş civarında. Ama Akkuyu Nükleer Santrali'nin alım garantisi 70 kuruş olacağını gösteriyor. Yani elektrik fiyatını birden 3 kat, 4 kat artıracak mısınız bu nükleer santral devreye girdiğinde veya hazineden mi sübvanse edeceksiniz, bunu nereden karşılayacaksınız? Hazineyi emme basma tulumba gibi, bu nükleer santral işlediği zaman kimin cebine boşaltacaksınız? Bunu sormak sorgulamak, bununla ilgili anlaşmaların ne olduğunu milletvekili olarak bizim bilme hakkımız, hatta tüm vatandaşların, basının da bilme hakkı vardır. Bu konularda biraz belirsizlikler var, kapalı devre dönen işler var, bence şeffaflaşılması lazım. Güven her şeyin önündedir.

Diğer taraftan, nükleer santral elbette, vaktiyle Batı ülkelerinde, Amerika'da, Avrupa'da, özellikle Fransa'da çok yaygın olarak kullanılmıştır, hâlen de kullanılmaktadır ama nükleer santralde bence Türkiye konjonktürü kaçırmıştır. Yani ihtiyaç duyulan dönemde devreye sokulamamış ama bundan sonra da özellikle, yenilenebilir enerjilerde, rüzgâr ve özellikle güneş enerjisinde, bu enerjinin üretimiyle ilgili teknolojide hızla büyük gelişmeler yaşanmaktadır, daha ileri, daha ucuz teknolojiler gelişmektedir. Güneş enerjisindeki bu gelişmeler karşısında nükleer santrale başlamanın vakti miydi, değil miydi, o ayrıca tartışılabilir. Terk edilen bir şeyi mi gecikerek benimsedik, bu, gözden geçirilmesi bir konudur. Üstelik de nükleer santral gibi, dünyada tartışılan, özellikle çevrecilerin tartıştığı bir konuda, fiyatları düşürmeyecek, fiyatları 3-4 kat artıracak bir sözleşmenin niye yapıldığını ben çözümleyebiliyor değilim açıkçası. "Bu nükleer santraller sadece elektrik üretimini sağlamayacak, ülkemize nükleer teknolojinin girişini de sağlayacak." diye açıklamalar yaptılar. Bu, elbette takdir edilecek bir şeydir, Sayın Bakanın konuşmasında vardı. Ama Rusya ile Türkiye arasında yapılan anlaşma hiç de teknoloji transferini ülkemize kazandıracak nitelikte değil gibi gözüküyor, ilk bakışta gördüğüm budur. Ama Sayın Bakan o sözleşmenin bir örneğini burada Komisyona dağıtırsa daha fazla neyin ne olduğunu görürüz diye düşünüyorum.

Yer altı kömür işletmelerinde çalışan maden işçilerinin gözetimi, korunmasıyla ilgili gerekli önlemlerde gevşeklik var, birçok maden kazası yaşanmıştır. Vakit biraz daralmış olduğu için bunlara giremiyorum ama işçilerimizin maden ocaklarındaki risklerinin önlenebilmesi birinci mesele olmalıdır. Ama bunların önlenmesi, gerekli tedbirlerin, denetimlerin yapılması yerine işçilerimizin ileride maden ocaklarında ölebilme riskine karşı sigortalanması yoluna gidilmiş olması... Bence önceliğin buraya verilmemesi gerektiğini düşünürüm. Öncelikle, kazanın olmaması için ne yapmak gerektiğine bakmak lazım diyorum.

Orman alanlarında yapılan madencilik faaliyetleri ormanların ekosistem içindeki sağladığı yararları göz ardı etmektedir. Özellikle, bu konu da önemlidir ve orman alanlarında madencilik faaliyetlerine ancak çok sınırlı ve çok zorunlu hâllerde izin verilmelidir.

Enerji verimliliğinin yeterli seviyede olmadığıyla ilgili eleştiriler var, buna girmiyorum. Ancak bir noktaya daha vurgu yapmak suretiyle konuşmamı tamamlamak istiyorum. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının faaliyet raporlarında yap-işlet-devret modeliyle işletilmekte olan doğal gaz santrallerinin doğal gaz arz kesintisinden kaynaklanan mücbir sebep ödemelerinin yapıldığı yer almıştır. 2017 yılında bu kapsamda hangi şirkete ne kadar ödeme yapıldığı yer almamıştır. Mücbir sebeplerin doğal gaz arz kesintisinden kaynaklandığını belirtilmiştir. "Arz kesintisinden kaynaklanan mücbir sebepler" kapsamı raporda detaylı olarak yer almamıştır. Bu konuda Türkiye Büyük Millet Meclisinin daha açık bir şekilde bilgilendirilmesinde fayda olduğu kanaatindeyim.

Saygılar sunuyorum, sağ olun.