KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, sayın milletvekilleri, Ticaret Bakanlığının değerli bürokratları; hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Sunuş konuşması sırasında Sayın Bakan birtakım faaliyetlerden bahsetti, yapılan işlerden söz etti ama bu yapılan işler ve faaliyetler öyle zannediyorum ki sadece Sayın Bakanın kendi bakanlık dönemine ait değil, daha önceki iktidar partisinin bakanı olarak bu görevi sürdürenlerin de faaliyetlerini içerecek nitelikteydi.

Verdiği bilgiler için teşekkür ediyoruz ama asıl sorgulanması gereken şey ve analiz edilmesi gereken şey şudur: Bu kadar faaliyetten sonra neden ekonomi şu anda felaket içerisindedir? Demek ki bu kadar faaliyet dünyanın gidişini iyi okumayı sağlayamamış, sonuç almayı sağlayamamış, ülke ekonomisinin küresel rekabet gücünü artıramamış ve bunun neticesinde de bütün göstergeler altüst olmuştur. Koyduğunuz ana hedef veya vizyon eğer doğru işletilirse küresel rekabette mesafelerin alınacağı kesindir ama bunu sağlayamadığınız takdirde rastgele faaliyetlerle sonuç almanın da mümkün olmadığı ortadadır. Dünyada bireylerin, şirketlerin, devletlerin küresel rekabetin baskısı altında olduğu bir ortamda daha güçlü olabilmek için, ülke ekonomisinin daha başarılı olabilmesi için ülkenin rekabet gücünün artması lazım, bireylerin ve aynı zamanda şirketlerin. Bu, sağlanıyor mu, sağlanmıyor mu, buna bakmak lazım ama ekonominin işleyiş tarzı, iktidarın ekonomiyi işletiş tarzı maalesef ülke ekonomisinin küresel rekabete hazırlanmasına uygun değildir. Neden değildir? Birincisi, bu iktidar üretimi caydıran, küresel rekabet gücünü zaafa uğratan bir politika izlemektedir. Rantı destekleyen, dirsek temasıyla para kazanmayı özendiren bir iktidar yapısı söz konusudur. Şimdi, bir firma kuracaksınız, bir fabrika inşa edeceksiniz, dünyanın borcuna gireceksiniz, dünyayla rekabet edeceksiniz, sonra bu kurduğunuz fabrika dünyanın ya en kaliteli malını üretecek veya en ucuz malını üretecek, aksi takdirde dünyanın öbür ucunda üretilen mallar sizin fabrikanızın bulunduğu mahalleyi bile işgal edecek. Böylesine bir küresel rekabetin olduğu ortamda bunca riski göze almak yerine firmalar, girişimciler sürekli ranta yönelmektedirler. Bu dönemde kentlerde yükselen gökdelenlerden tutun da devletle iş tutma yöntemlerine ve biçimlerine varıncaya kadar hepsini analiz edip masaya yatırdığınızda iktidarın doğrudan doğruya ranta prim verdiğini görüyoruz. Yani bir fabrika kurup dünyayla rekabet etmektense siyasetle dirsek temasına girip kolay, ucuz ve daha yüksek kârlar elde etmeyi piyasa tercih etmektedir. Bunun neticesinde ise işte, içinde bulunduğumuz tablo çıkmaktadır ve Türkiye dünyayla rekabet edemeyen, sürekli ödemeler dengesinde büyük açıklar veren bir ekonomi inşa etmiştir.

2003 yılından 2017 yılına kadar on altı yılda Türkiye ekonomisi ödemeler dengesi toplam 548,5 milyar Amerikan doları açık vermiştir. Türkiye bu dönemde ortalama yıllık 36,5 milyar dolar, aylık ortalama 3 milyar dolar, günlük 100 milyon dolar cari açık vermiştir. Oysa Türkiye ekonomisi 1955-2002 yıllarında, kırk sekiz yılda toplam sadece 42 milyar dolarlık bir açık vermiştir. Yani daha önceki kırk yılda verilen açığın bir yılda bu iktidar tarafından verildiğini düşünecek olursak küresel rekabette sorunlar olduğu ortadadır. Bir kere, ekonomiyi ranta dayalı olmaktan kurtarmak lazım. Bakın, Türkiye'de bazı sektörler vardı, bunlar katma değeri yüksek sektörlerdi. Bu, iktidarın elinde katma değeri yüksek, ithalata bağımlılığı zayıf olan sektörlerde bile ithalata dayalı ve katma değeri zayıf yapılar ortaya çıkmıştır. Bunların en başında tarım geliyor. Tarımın girdilerin bugün itibarıyla tamamıyla dışa bağımlı hâle gelmiştir. Bunun neticesinde bir taraftan da dirsek temasına dayalı bir ekonomi inşa edilmiş olduğu için geliyor birileri, "İşte, yurt dışından, şuradan ithalat yaparsak, bu ithalatı da her türlü gümrük vergisinden muaf tutarsanız şu kadar para kazanacağız." dediği zaman, köylüyü, çiftçiyi, üretimi desteklemek yerine doğrudan doğruya iktidar bu tüccarı, ranta dayalı ticaret yapmak çabasında olan kişiyi tercih ediyor ve çıkardığı kararnamelerle her türlü gümrük vergisinden muaf hâle getiriyor.

Biraz önce tartışması yapıldı, fındık bizim tekel ürünümüz. Türkiye'nin pek çok yerinde öylesine tarım ürünleri vardır ki piyasada ve dünyada pazarı hazırdır. İşte, fındık dediğinizde bu böyledir, kayısı dediğinizde aynı şekildedir, kiraz dediğinizde hemen hatırlarsınız; ne üretirseniz satılır. Bakıyorsunuz ki fındık üreticisi perişan, bakıyorsunuz ki kiraz üreticisi perişan, bakıyorsunuz ki kayısı üreticisi perişan. "Sorun nedir?" diyorsunuz, alıcı tekelleri oluşmuş. Alıcı tekelleri oluştuğu zaman çiftçi elindeki ürünü düşük fiyattan çıkarmak zorunda kalıyor, zarar ediyor ve bu da üretimi caydırıyor. Türkiye tarım ürünlerinde bile ithalat yapan, ithalatı ihracatını geçen bir ülke hâline gelmiştir. Biraz önce söylendi, fındık ihracatçısı Oltan Gıda İtalyanlara satılmıştır, İtalyan firmaları bizim fındık fiyatlarını belirler hâle gelmiştir alıcı tekeliyle. Bunu diğer ürünlerde de görüyoruz yani rant ve rant dağıtma mekanizması iktidarın öylesine ana bir politikası hâline gelmiştir ki çok sayıda üreticinin olduğu ve bu ürünlerin dünyada pazarlarının hazır olduğu alanlarda bile alıcı tekeli kurmak suretiyle -yerli yabancı fark etmiyor, mutlaka ilişkilerde bazı rantlar da dönüyor siyaset, iş adamı arasında- neticede üretim caydırılıyor, ülkenin katma değer üretme kapasitesi zayıflatılıyor ve buna karşılık rant geliri elde edenler kazanıyor. Sonra, bu Hükûmetin faizci bir iktidar olduğunu görmekten dolayı da büyük üzüntü duyuyorum; sürekli faiz aleyhine demeçler verirken sürekli de faizi yükselten, son on beş, on altı yılın en yüksek faiz oranını uygulayan bir iktidar hâline dönüşmüştür. Bakın, 2002 yılında yüzde 44'ten politika faizi devralınmıştı, 2002-2007 arasında ekonominin patronluğu bu iktidarda bendeydi, Ekonomi Koordinasyon Kurulu Başkanıydım ve bırakırken faiz oranı yüzde 15'e düşmüştü, şimdi yüzde 24-25 politika faizi. Devlet iç borçlanma senetlerindeki faiz oranları yine aynı şekilde, yüzde 18'de bıraktığımız bu faiz de 24. Kredi almak için piyasa yüzde 40'la para bulamıyor bankalarda, yüzde 30'un üzerinde olduğu söyleniyor ama yüzde 40'la bile para bulunamıyor. Böylesine faizi büyüten, şişiren, maliyetleri artıran bir iktidarın küresel rekabet koşullarına uygun bir ekonomi, bir ticari hayat inşa ettiğini söyleyebilmek, düşünebilmek mümkün değildir.

Bir kere, ana dinamiklerde ne yapıyorsunuz, buna bakmak lazım. Küresel rüzgârlara boyun eğmiş bir iktidar var. İşte, bir diyorsunuz: "2008 yılında başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Avrupa Birliği ve diğer gelişmiş ülkelerde yaşanan kriz nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Japonya merkez bankaları bir parasal genişlemeye gittiler. ABD'nin para arzının yaklaşık 800 milyar ABD dolarından 4,5 trilyon dolara çıkardığını biliyoruz. Diğer Avrupa Birliği ülkeleri de aynı şekilde faizleri sıfıra çekmek suretiyle benzer bir etki yaratmışlardır. Bu döviz bolluğunda...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Diğer Komisyon üyeleri de 7-8 dakika fazla konuşmuşlardı. Bu toleransı bana da göstereceğinizi umut ediyorum Sayın Başkan.

BAŞKAN - Buyurun, tamamlayın Sayın Şener.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Bu döviz bolluğunda küresel rüzgârlara boyun eğmek yerine, ne yapılabileceğinin gözden geçirmesi gereken iktidar maalesef, 2009 yılında Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 sayılı Karar'da değişiklik yapmak suretiyle döviz geliri olmayanların da döviz cinsinden borçlanmalarına imkân sağlamıştır. Bunun arkasından, bankalar sendikasyon kredilerinin peşine düşmüşlerdir, döviz cinsinden dışarıdan para almak suretiyle içeride Türk lirası borç dağıtmışlardır, pek çok firma dış kaynaklı olarak döviz cinsinden borçlanmıştır ve ekonomi finans açısından büyük oranda dolarize olmuştur, dövize bağımlı hâle gelmiştir. Bunun neticesinde de hem üretim kalıpları hem iş yapma anlayışı hem finansman mekanizması hem finans maliyetleri açısından ekonomiyi zaafa uğratacak dengeler ortaya çıkmıştır. Hâlbuki bakın, 2007 yılının Mart ayında, benim koordinasyonumda bir yılı aşkın süre çalışmıştık ve bir kanun çıkarmıştık, bunu "Mortgage kanunu" diye de piyasaya duyurmuştuk. Bu yasal düzenleme yapıldıktan sonra ikincil mevzuat çalışmaları bir kısmı itibarıyla tamamlanmıştı ve sonra ben siyaseti o arada bıraktığım için iş orada kalmıştı. Aradan geçen on bir yıl zarfında bu çıkardığımız Mortgage kanunu hâlen uygulamaya sokulmamıştır. O dönemde 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na ilave edilerek çıkardığımız bu kanun, daha sonra Sermaye Piyasası Kanunu değiştirilmiştir ve oraya adapte edilmiştir ama hâlen uygulanmamıştır. Nasıl uygulanmamıştır? Bazı maddeleri uygulanmakla birlikte, asıl bu Mortgage sisteminin özelliği gayrimenkule dayalı menkul kıymet ihraç etmek suretiyle hem piyasanın derinliğini genişletmek... Menkul kıymetler piyasamızın yerliliğini ve derinliğini genişletmeye dayalı bir mekanizmaydı dövize bağlı finansman yöntemlerinden inşaat sektörünü kurtaracaktı. Şimdi inşaat firmaları batmaya başlayınca birkaç gün önce Hükûmetten bir açıklama geldi, benim on bir yıl önce çıkardığım Mortgage kanununu tekrar yürürlüğe sokmaya karar verdiler. On bir senedir beklemeseydiniz Türkiye'de bu kadar dışa bağımlı, dövize dayalı kredi patlaması yaşamazdı bu ülke. Sayın Çevre ve Şehircilik Bakanı diyor ki, işte, Türkiye Emlak Bankasıyla ilgili bir düzenleme yapıyorlar ve bu çerçevede zarar eden firmaların konutlarını, gayrimenkullerini Emlak Bankası devralacak ve menkul kıymetler ve sermaye piyasası araçları çıkarmak suretiyle de bunun finansmanını sağlayacaklarını söylüyorlar.

SÜLEYMAN GİRGİN (Muğla) - Yandaşları zengin etmek için...

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Peki, yani Türk Parasının Kıymetini Koruma Kararı çıkarıp döviz geliri olmayanlara döviz cinsinden borçlanma, dışarıdan borçlanma imkânı verinceye kadar, o dönemde bu yasal düzenlemeyi devreye sokmuş olsalardı herhâlde faydalı olurdu diye düşünüyorum.

Diğer tüm konularda baktığımızda benzer zaafları görüyoruz ve bu zaafların Türkiye ekonomisinin geleceğini de tehdit altında tuttuğunu görmekten doğrusu üzüntü duyuyorum. Bir kere, ana çerçeve olarak üretimi ve ihracatı ithalata bağımlılıktan kurtarmak lazım, bununla ilgili yapısal reformlar yapmak lazım. Bunların içinde en etkili olabilecek olan, tarım sektörü olabilir. Tarımda Türkiye'nin avantajları vardır fakat geçen on yıl içerisinde tarım sektörü dışa bağımlı hâle getirilmiştir. Bu girdilerin tekrar gözden geçirilmek suretiyle yerli girdilere dönüştürülmesinde büyük fayda vardır.

İkincisi, bu rant mantığı devam ettiği sürece Türkiye ekonomisi iflah olmaz, küresel rekabette her zaman diz çekmek zorunda kalır ve sürekli kriz yaşar ki bu Hükûmet son on yılda ülkeye iki kriz yaşatmış bir iktidardır. Bu rant mantığından da kurtulmak lazım. Kamu özel iş birliği formülleriyle veya dirsek temaslarıyla, birtakım yandaş iş adamlarına ithalat izinleri kararnamelerle verilmek suretiyle Türkiye ekonomisinin düzlüğe çıkması ve küresel rekabet gücünü artıracak bir yapı kazanması asla mümkün değildir. Finansta da aynı şekilde, dışa bağımlılıktan kurtulması lazım. Bunun ilk ayağı, çıkarmış olduğumuz Mortgage yasasıdır. Bir an önce de uygulamaya sokarsanız faydalı olur diye düşünüyorum.

BAŞKAN - Sayın Şener, lütfen tamamlar mısınız.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - İşin özeti, ekonominin geneliyle ilgili, ekonomiye bakışla ilgili mantık değişmeden bu ülkenin sorunları aşamayacağını görüyorum. İlgi göstereceğinize inanıyorum ve saygılar sunuyorum.

Teşekkür ederim Sayın Şener.