| Komisyon Adı | : | PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU |
| Konu | : | 2019 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi (1/276) ile 2017 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı (1/275) ve Sayıştay tezkereleri a)Dışişleri Bakanlığı b)Avrupa Birliği Başkanlığı c)Avrupa Birliği Bakanlığı ç)Türk Akreditasyon Kurumu d)Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 2 |
| Tarih | : | 14 .11.2018 |
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, Sayın Bakan, sayın milletvekilleri, Dışişleri Bakanlığının değerli bürokratları; Sayın Erdoğan hükûmetlerindeki Türk dış politikasının ana özellikleri şunlardır:
1) Bu politika, Dışişleri Bakanlığının gelenekleri, birikimi ve Bakanlık "staff"ının yönlendirmesiyle oluşmuş değildir. Bu politikalar önce Başbakan olarak, daha sonra da Cumhurbaşkanı olarak Sayın Erdoğan'ın kararlarıyla yol alan bir politikadır. Sayın Bakanlar ve "staff"larıysa sadece bu kararları yönetmektedirler.
2) Dış politikaya ilişkin olarak Hükûmetin vermiş olduğu siyasi demeçler ve söylemler olanı biteni anlaşılmaz hâle getirmiş, kamuoyunu maniple etmeye yöneliktir. Hatta, çoğu kez, Hükûmetin beyanları, uygulamaları dış politikanın tam tersidir. Bu yüzdendir ki dış politik konularda zaman zaman yasaklar oluşturulmakta, farklı bakış açılarının kendini ifadesi engellenmekte, çoğu kez de iktidar, diplomatik bir üslup yerine bağıran, meydan okuyan ve kükreyen bir üslubu tercih ederek yaptıklarının tam tersini haykırmakta, dış politikaya değil, iç politikaya oynamaktadır.
3) Tek kişinin yönettiği bu dış politika, tek kişinin Türkiye Büyük Millet Meclisi, yargı, basın, kamuoyu üzerindeki belirleyiciliğiyle anlaşılamaz ve tartışılamaz hâle gelmiştir. Tartışılamayan ve eleştirilemeyen iktidarlar ise yanlışlarında azgınlaşırlar ve sürekli ürettikleri yanlışların her zeminde tekrar ve tekrar yeniden üretilmesine yol açarlar. Dış politikamız bu noktaya gelmiştir.
4) Tek kişilik politikalar, dünyadaki baskın güçlerin stratejilerine, baskılarına ve yönlendirmelerine açıktır çünkü karşılarındaki millî kurumsal direnç merkezlerini ikna ve yönlendirme zorlukları ortadan kalkmış olmaktadır.
5) İktidarın uygulamakta olduğu dış politika ana eksen itibarıyla İsrail stratejileriyle uyumludur ve aynı zamanda, ABD ve Batı'nın dış politik planlarıyla da uyumludur.
6) Bu dış politika millî değildir, bu dış politika İslami değildir, bu dış politika insani değildir.
7) Bu nitelikleriyle iktidarın dış politikası ülkemizi ve gönül coğrafyamızı kan gölüne çevirmiştir, her gün yeni sorunlar üretmiştir ve iktidar kendi ürettiği sorunlarla meşguldür. Sayın Bakanın anlattığı tüm sorunlar iktidar politikalarının katkılarıyla meydana gelmiştir.
İşte Libya. Başbakan Erdoğan 2010 yılında Libya'yı ziyaret etmiş, Muammer Kaddafi'nin elinden insan hakları ödülü almış, birlikte dostluk pozları vermişlerdi. Bir yıl içinde Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında ülke dış dinamitlerle parçalanmış, Türkiye'nin de içinde yer aldığı ittifak yani NATO devreye girmiş, yüz binlerce insan ölmüş, Libya kan gölüne dönmüş, kadınlar köle pazarlarında satılmış, ülke paramparça olmuş ve NATO'nun desteklediği isyancılar Kaddafi'yi vahşice katletmişlerdir.
Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında dünya ambargo uygularken Türk ordusu için sırtında mühimmat taşıyan Kaddafi, yakın korumasının Le Monde gazetesine anlattığına ve Türkiye'deki 4/11/2011 tarihli gazetelerde yer alan açıklamalara göre Başbakanımızın dostu Kaddafi, son günlerini "Her şeyi anlayabiliyorum ama Erdoğan'ın bana yaptığı hıyaneti anlayamıyorum." diyerek geçirmiştir. Dün ne oldu? Dün Palermo'da ne oldu bu gelişmeler sonrasında? Libya bugün ne hâlde? Libya'yı kan gölüne çeviren ülkeler tarafından, bu son dönemde güya bu ülkeyi kan gölüne çeviren, hâkimiyet sağlamak için çaba harcayan çeteleri bir araya getirmek için bir zirve düzenleniyor İtalya'da, Palermo'da. İtalya zirve içinde zirve toplantısı yapıyor ve Türkiye'yi temsilen bulunan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay'ı buraya davet etmiyor yani "Sen dışarıda kal." diyorlar. Sayın Oktay da tüm zirveyi terk etme kararı alıyor. Gündem bu ama asıl gündem bu değildir. Libya'yı parçalayan iç ve dış saldırılara Türkiye destek verdi, iş birliği yaptı, NATO aylarca Libya'yı bombaladı. Libya'yı uçuşa yasak bölge ilan eden NATO'nun hava üssü İzmir oldu bu süreçte ve o sırada, Dışişleri Bakanı Davutoğlu Libya'daki muhaliflere 200 milyon dolar daha destek vereceğini açıklamıştır ve paranın bavullarla götürüldüğü rivayetleri o dönemde ortalıkta dolaşmıştır. Sonunda ne oldu? Libya beş parça oldu, yüz binlerce insan hunharca katledildi, namus, şeref, onur kalmadı. Önce Libya'yı paramparça edeceksin, sonra parçaları birleştirmek için zirveler yapacaksın, bu zirvelerde restler çekeceksin. Libya'nın parçalanmasının bize ne faydası vardı? Libya'yı parçalayan bu iktidar politikası millî olabilir mi veya İslami veya insani olabilir mi; hayır. Bu Libya'yı parçalayan ittifakta ne işiniz vardı o zaman?
Şu Suriye'nin, Irak'ın, Libya'nın, Yemen'in çektiği acıların temelinde İsrail stratejileri yok mu? 1980'lerde dünya kamuoyuna yansıyan İsrail stratejileri Oded Yinon Planı olarak tartışılmıştı. Bu planın özünde şu vardır: İsrail'i kuşatan Müslüman ülkeler küçük parçalara ayrılacak ve İsrail bunlar üzerinde emperyalist bir ülke politikası uygulayacak ve dominant bir güç olacaktı. 2000'li yıllarda bu plan G8'lerin elinde Büyük Orta Doğu Projesi'ne dönüştü, ABD'de Sea Island kasabasında toplanan G8 toplantısında ilan edildi. Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerine dışarıdan rejim ihracı planın özüydü. Bu toplantıda Başbakan Erdoğan BOP'un Demokrasi Eş Başkanı ilan edildi. Kendisi de en az 30 kez Büyük Orta Doğu Projesi'nin Eş Başkanı olduğunu tekrar etti, AK PARTİ grup toplantısında da basına açık olarak 2 kez BOP Eş Başkanı olduğundan bahsetti.
BOP, Arap Baharı adı altında uygulamaya sokuldu. Dünyanın dört bir yanında yetiştirilen seyyar teröristler bölgeye sevk edildi; finansmanları, silah ve teçhizatları, lojistikleri dış güçler tarafından sağlandı; dezenformasyon ağları kurdular, yalan ve çarpıtılmış haberlerle Türkiye ve dünya kamuoyu yanıltıldı ve yanıltılmaya devam ediliyor.
Arap Baharı'nın birinci aşamasında politikalar ve taraflar açıktı. İsrail, ABD, AB, Suud, Katar, Erdoğan iktidarları başta Suriye ve Libya olmak üzere bu ülkelerde istikrarsızlığa ve parçalanmaya yol açacak şekilde çoğu yabancı muhalif grupları desteklediler. Arap Baharı'nın ikinci aşamasındaysa paramparça olmuş, devlet yapısı zayıflamış bu ülkelere müdahil olan ülkeler arasında ittifak yapılarında küçük ayrışmalar ve bölgedeki politikalarında farklılaşmalar ortaya çıkmıştır ve şu anda da bazı görüntü farklılıkları olmakla birlikte, özü itibarıyla aynı politikalar devam etmektedir.
Sadeleştirmek istiyorum. Olan nedir?
1) İsrail stratejilerine uygun, Suriye, Libya, Yemen'de küçük küçük iktidar odakları oluşmuştur.
2) Milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. "Bunların katilleri siyonist ve emperyalist güçler değildir, bunların katilleri emperyalizmin işbirlikçisi bölgedeki ülkeler Suud, Katar değildir; emperyalizmin tetikçisi bu ülkelere musallat olan yüzlerce çete ve terör örgütleri değildir, bu ülkelerde var olan meşru devletlerdir." diyenler emperyalizmin dezenformasyon ağının ancak taşıyıcılarıdır bilerek veya bilmeyerek.
3) Milyonlarca kadın tecavüze uğramış, köle pazarlarında satılmıştır.
4) Çocuklar artık acıların çocuklarıdır, travmatik bir kadere sürüklenmişlerdir ve masumiyetleri yok olmuştur.
5) Bölgemiz terör örgütleriyle dolmuş, bölge silah ticaretinin, kara paranın merkezi hâline gelmiştir. Türkiye terör örgütleriyle komşu olmuş, Ankara'da, İstanbul'da, Gaziantep'te, Suruç'ta, Diyarbakır'da, Hatay'da patlayan bombalar altında yüzlerce vatandaşımız ölmüş, binlercesi yaralanmıştır. Şehit haberleri hepimizin yüreğini yaralamıştır.
6) Eğitimsiz, denetimsiz, tıbben ruhsal kontrolden geçmemiş, adına "muhalif" denilen çetelerin vahşi görüntüleri tüm dünyada İslam algısının çirkinleştirilmesi için kullanılmıştır.
7) On binlerce Müslüman, Müslümanların şerrinden kurtulmak, Hristiyanlara sığınmak için Akdeniz'in sularını ilkel botlarla geçmeye çalışmışlar, binlercesi Akdeniz'in sularında boğulmuş ve hayatını kaybetmiştir.
Onun için diyorum ki: BOP ve Arap kara kışına yol açan politikaların müttefiki olan bu iktidarın dış politikası millî değildir, İslami değildir, insani değildir. Onun için, bu iktidarın destekleyerek başlattığı bu politikalar İslam dünyasında tarihi boyunca yaşadığı en büyük vahşeti ortaya çıkarmıştır. Bu vahşet Moğal istilalarından ve Haçlı seferlerinden daha vahim ve daha korkunçtur. Onun için, AK PARTİ iktidarı bin dört yüz yıldır İslam dünyasında iş başına gelmiş en günahkâr iktidardır. Günahlarınıza tövbe zamanı gelmiştir. Savaş ve çatışma politikalarını terk edin. 57 İslam İşbirliği Teşkilatına mensup ülkenin millî geliri sadece Japonya'nınki kadardır; Çin'in üçte 1'i, ABD'nin beşte 1'i kadardır. Bu ekonomik zaaflıkla çatışma ve savaş ne Türkiye'nin ne de Müslümanların kazanacağı bir süreç değildir. Savaş acı demektir. Kurtuluş ve İslam'ın izzeti barıştadır. Türkiye, barışçıl politikaları merkeze almalıdır, çatışma alanlarından hızla çekilmelidir. İslam İşbirliği Teşkilatına öncülük yaparak bu ülkeler arasında barışın temel politika hâline dönüşmesi için çaba harcamalıdır. Bunun da ötesinde, İslam İşbirliği Teşkilatına öncülük yaparak Türkiye, Batı dünyasındaki savaş karşıtı sivil örgütlenmelerle ve düşüncelerle diyaloga ve dayanışmaya geçmelidir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Toparlar mısınız lütfen.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Çünkü çözüm barıştır ve barışın kendisi çözümdür.
Hepinize saygılar sunuyorum ve bütçenin hayırlı olmasını diliyorum.