| Komisyon Adı | : | TARIM, ORMAN VE KÖYİŞLERİ KOMİSYONU |
| Konu | : | İslam Gıda Güvenliği Teşkilatı Tüzüğünün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi (2/1540) |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 2 |
| Tarih | : | 06 .02.2019 |
ORHAN SARIBAL (Bursa) - Teşekkür ederim.
Öncelikle şuradan başlamak isterim: Borç kötü bir şey değildir, borçlandığınızda yeniden bir yatırım yapıyorsanız, işletmenizi büyütüyorsanız, istihdam yaratıyorsanız, üretim yaratıyorsanız, katma değer yaratıyorsanız bunun bir karşılığı olur ama para vererek, toplumu borçlandırarak, kitleleri borçlandırarak o uçurumun derinliğini ve yüksekliğini artırıp sadece uçuruma giden yolu birazcık daha uzatıyorsanız burada sorun var demektir. Şunu demek istedim: "Biz gelmeden 500 milyon lira çiftçiye destek veriyordunuz, ancak Ziraat Bankasından para alabiliyorlardı, bugün 40 milyar." dediniz. Ben ona ilave edeyim: Sadece 40 milyar Ziraat Bankası ve tarım kredi kooperatifleri üzerinden, diğer özel bankalardan -yerli ve yabancı olmak üzere- toplam 109 Milyar TL kredi borcu var bugün çiftçinin, ticari aldığı krediler hariç. Ayrıca, tarım ilacı bayisine tarım ilacı üzerinden, gübre üzerinden; mazot bayilerine mazot üzerinden, gübre üzerinden borcu da yaklaşık olarak -tam net bir rakam ve böyle bir istatistik olmadığı için yaklaşık olarak söylüyorum- yüzde 40 yani 40 milyar TL de buradan var, şu anda çiftçinin 140-150 milyar borcu var, 140-150 milyar. Çiftçi 2002'den 2018'e kadar yaklaşık olarak 800 bin kişi azaldı, 800 bin kişi azaldı; mera, artı, tarımsal üretim yaptığımız sebze, meyve, örtü altı alanları üzerine koyduğumuzda -mera da dâhil- 40 milyon dönüm tarım alanı azaldı. O zaman soru şu: Bu parayı bu çiftçi ne yaptı arkadaşlar, nerede bu para? Sizin övündüğünüz, o gün 500 milyon krediyi çiftçinin ödeme gücünü yüzde 67 olarak söylediniz, bugün yüzde 98. E, doğru, takla attırıyorlar arkadaşlar. A bankasından alıyor, götürüyor, ödüyor; 100 bin lira ödediyse üç gün sonra Ziraat Bankasından 110 bin lirayı geri alıyor, getiriyor, bu taraftaki bankayı ödüyor; dolayısıyla üretim elde ederek, kazanım elde ederek, katma değer elde ederek gidip borcu sıfırlamıyor arkadaşlar; borç, borç üzerine katlanıyor. Sayın Başkan bunu çok iyi biliyor, gerçekten çok iyi biliyor ama durumu kurtarmak için böyle bir savunma mekanizması geliştirmek durumunda çünkü başka çaresi yok. Arkadaşlar, bu borç, yeni bir yatırım, yeni bir üretim, yeni bir büyümeyi geliştirmiyor.
Bu Sudan meselesini de... Değerli arkadaşlar, küresel sermayenin, küresel dünyanın en önemli sömürü araçlarından bir tanesi toprak gaspıdır, toprak gaspının üç değişik yöntemi vardır.
Bir: Çiftçiyi yoksullaştırırsınız, fakirleştirirsiniz, çiftçi evini barkını terk eder. Bu birinci topraktan uzaklaşmadır.
İki: Sözleşmeli tarım modeliyle çiftçiyi taşeron yaparsınız, fason yaparsınız, oradan da bir süre sonra darmadağın olur. Bizim domateste olduğu gibi, değerli arkadaşım iyi bilir. Daha sonra o işi de sürdüremez, oradan da çekilir. Bu da toprağı terk eder.
Üç: Artık o ülkenin çiftçisinin, toprağını üretecek, geliştirecek, üretim yapabilecek gücü, teknolojisi, imkânı yani kısaca parası yoktur, toprağını, gelir yabancı ülkelerin şirketleri orada üretim yapar. Kiminle? Yerli iş birlikçilerle yapar. Bu, toprak gaspının diğer bir modelidir.
Ve son olarak da çiftçiyi borçlandırırsınız, on altı yıllık AKP iktidarının yaptığı gibi, çiftçi artık o borcu ödeyemez durumdadır, durumu bir süre, bir süre, bir süre idare eder ve bir gün gelir artık elindeki gayrimenkuller bile onun borcunu karşılayamaz duruma gelir.
Yani çok borç vermek, çiftçinin çok kredi kullanması demek onun refah düzeyinin artması demek değildir. Çok borç almak, çok kredi kullanmak demek, çiftçinin yeni yatırımlar yapıp daha yüksek gelir elde etmesi demek değildir. Çok borç yapmak, çok kredi almak, insana çok kredi vermek demek, onun refah düzeyinin, yaşam standardının, ekonomik durumunun, eğitim durumunun, insani gelişmişlik düzeyinin artması anlamına gelmemektedir. Bunu çok açık bir şekilde paylaşmak lazım.
Bir de tohum meselesi... Hep bunu söylüyorsunuz "Biz geldiğimizde 150-160 bin ton tohum üretiliyordu bu topraklarda, şimdi 1 milyon ton tohum üretiliyor." Doğru, 1 milyon ton tohum üretiliyor. Peki, sorum şu: 2002'de geldiğinizde 68 milyon nüfus vardı, bu insanlar bu 160 bin tohumla nasıl geçiniyordu acaba, nasıl yaşamlarını sürdürüyorlardı, açmıştı bu ülkenin 68 milyon insanı? Mesela o gün 5 milyon ton buğday ithal etmiyorlardı. Bugün 1 milyon ton tohum üretiyorsunuz ya mesela o gün saman ithal etmiyorlardı. Mesela o gün canlı hayvan ithalatı yoktu hemen hemen. Mesela o gün kesilmiş kırmızı et ile karkas et hiç ithal edilmiyordu.
OKAN GAYTANCIOĞLU (Edirne) - İhracat vardı.
ORHAN SARIBAL (Bursa) - Kuru fasulye, mercimek ithal edilmiyordu mesela, mesela nohut ithal edilmiyordu bu topraklarda. O zaman soruyu şuradan sormamız gerekmez mi? Madem 1 milyon ton tohum üretiyorsunuz da neden bu çiftçi her sene aynı tohumu daha fazla parayla almak zorunda, her sene bütçesinden tohuma daha fazla para ayırmak neden? Madem üretim arttı, maliyet niye düşmüyor?
Sayın Başkan, değerli üyeler, değerli basın emekçileri, değerli arkadaşlar; Türkiye değerli milletvekili arkadaşımın dediği gibi, küresel ekonominin tamamen sömürü çarkının içerisinde olan ve insanı sadece metalaşmış, çiftçisi sadece ticarete konu olmuş bir ülkedir artık. Arkadaşlar, o tohumların sahibi kim biliyor musunuz? Bayer'dir mesela, Syngenta'dır, DEKALB'tir, Sumitomo'dur, Nunhems'tir yani tümüyle yabancı şirketlerdir. Siz tohumu ekersiniz, tohumu alırsınız, o 1 milyon tohumu o tür şirketlere teslim edersiniz, çiftçi onun üzerinden sadece 1 liranın 10 kuruşunu, 20 kuruşunu, 30 kuruşunu ya cebine koyar ya cebine koymaz. Toprak sizin, su sizin, güneş sizin, emek sizin, teknoloji sizin; para yabancıların. Biz buna "modern köle toplum" deriz. Klasik köle toplumu herkes bilir, Kunta Kinte'dir; boğazında zincir, ellerinde kelepçe, ayağında pranga vardır. Çağımızın köle toplumunun boynunda zinciri yoktur, ellerinde kelepçesi de yoktur, ayaklarında prangası da yoktur ama önce mülksüzleşir, sonra da borç altında inler, sonra da kendi toprağında köle olur; iş bulursa toprağında günlük gider çalışır, iş bulamazsa Şili'de olduğu gibi, Fas'ta olduğu gibi, Tunus'ta olduğu gibi kendi gettolarında... Paşalarının, egemenlerinin, saray krallarının yaşadığı gettolar başkadır, bu ülkenin gerçek sahibi yoksullarının yaşadığı gettolar, pazarlar, alışveriş merkezleri başkadır. Bu ülke, ne yazık ki pazarlarında akşam annelerin, ablaların çöplerden meyve, sebze topladığı ülke hâline gelmiştir.
Evet, buradan gündemimize dönmek isterim; bu, kısa bir açıklamaydı.
BAŞKAN - Evet, peki, bir an önce...
ORHAN SARIBAL (Bursa) - Bu İslami gıda güvenliği meselesi... Arkadaşlar, gıda güvenliğini bir arkadaşımız söz arasında söylemişti, "dengeli ve yeterli beslenme" demişti.
BAŞKAN - Yanlış söylemiş.
HASAN KALYONCU (İzmir) - Ya, ne alakası var yani şimdi!
ORHAN SARIBAL (Bursa) - Hayır, ben söylüyorum: Gıda güvenliği demek, dengeli ve güvenli bir şekilde insanın sağlıklı gıdaya ulaşması demektir.
BAŞKAN - Hah, şimdi düzeldi, evet.
ORHAN SARIBAL (Bursa) - Bu nettir.
Değerli arkadaşlar, gıda egemenliği olmayan toplumun gıda güvenliği olmaz. Şimdi, biz bu anlaşmaya giriyoruz, güzel, hani bakıldığında çok olumsuz bir şey de yok, 57 ülkenin içerisinde bir anlaşma yapacağız, kendi elimizdeki olanakları, teknolojileri o ülkelere sunacağız, elbette o ülkelerin de kendi olanakları doğrultusunda ucuz ürünleri varsa, bilmem ne varsa, eğer bizim o İslam İş Birliği Teşkilatının mevzuatına uyuyorsa, gıda güvenliği mevzuatına uyuyorsa oradan da biz alacağız veya vereceğiz. Bakıldığında önemli bir şey görünmüyor.
Değerli arkadaşlar, bu topraklarda insanımızın gıda egemenliği yok, biraz önce söyledim. On altı yılda 52 milyon ton buğday ithal etmişiz, yaklaşık 15 milyar dolara yakın para vermişiz ve son 2018 yılı içerisinde yaşadığımız ekonomik krizle beraber, üst üste alınan ithalatta gümrük duvarlarının bitirilmesi meselesinden sonra artık yavaş yavaş, bizim ısrarla söyleyip sizin kabul etmediğiniz ama artık bu coğrafyada gıda egemenliğimiz yok arkadaşlar. Gıda egemenliği olmayan bir ülkenin gıda güvenliği nasıl olacak? Mesela şunu söylemek istiyorum: 2010 yılından et ithalatına başladık, önce deli dana ithal ettik. Sonra bu gündeme geldi, Polonya hükûmeti bir açıklama yaptı, Polonya hükûmeti dedi ki: "Doğru, bizim Türkiye'ye gönderdiğimiz etlerde deli dana varmış." Döndük Bakanlığa sorduk, Bakanlık aynen şunu söyledi: "Gelen bilgiler Lehçe yazılıyordu, çeviremedik." Arkasından brucellosis, arkasından mavi dil hastalığı, arkasından escherichia coli, arkasından şarbon, şimdi veba. Arkadaşlar, birbirimizle dalga mı geçiyoruz? Kendi insanının gıda güvenliğini sağlayamayan bir ülke uluslararası -sadece İslam ülkeleri meselesi de değil, dünya insanının gıda güvenliği konusunda- bir mevzuat hazırlıyor, hak getire. Elbette onaylanır kâğıt üzerinde, sıkıntı yok.
Bir başka mesele arkadaşlar, yüzde 10 nişasta bazlı şeker kotası vardı, Şeker Kanunu'nu siz çıkarmıştınız. Ardından Şeker Kurulunu lağvettiğiniz, güdükleşmişti lağvettiniz, daha sonra da Bakanlık içerisinde bir birim oluşturdunuz ama her şeyi bilen AKP Genel Başkanı o konuda da her şeyi bildiği için yüzde 5'ten yüzde 2,5'a indirdi. Soru şu: 2018'de biliyorsunuz şeker fabrikalarını özelleştirme meselesi vardı, biz şeker fabrikalarının özelleştirilmesini şeker pancarına engel olmak için değil, tam tersi, nişasta bazlı şeker üretimini aşağı çekmek için yapıyoruz dediniz, yüzde 10'dan yüzde 5'e düşürdünüz. Şimdi de Cumhurbaşkanı kararnamesiyle yüzde 2,5. Peki, soruyorum: Türkiye'de 5 veya 6 tane nişasta bazlı üreten firma var. 2018 rakamlarında yine TÜİK rakamları şunu diyor: "1 milyon 400 bin ton mısır nişasta sanayisine aktarıldı." TÜİK söylüyor, ben söylemiyorum. Ama siz öbür taraftan diyorsunuz ki: "Türkiye'de 2018 nişasta bazlı kotası 135 bin tondu." 1 milyon 400 bin ton mısır, nişasta sanayisine aktarıldı. Bunun yaklaşık olarak değeri de yine kilogram olarak ve ton olarak 1 milyon 380-1 milyon 400 bin ton NBŞ'ye karşılık geleceğini öngördüğümüzde, bunun yarısı bile NBŞ'de kullanılsa şu anda bu topraklarda 800 bin ton ile 1 milyon ton arasında nişasta bazlı şeker üretiliyor. Nedir nişasta bazlı sentetik şeker? Karaciğer üzerinden hem gıda açısından obeziteyi artıran, hastalıklara olanak sağlayan, diyabeti artıran, birçok kanser hastalığının gerekçesi olabilecek, dünyada bilimsel olarak birçok sorun görülmüş ve hemen hemen gıdalarda, özellikle etiketlerde kullanılan ülkelerde etiketin üzerinde "Şu kadar NBŞ vardır, bu kadar tatlandırıcı vardır." diye yazan ama bizde Konya Şeker "Ben ürettiğim ürünlerde etiket yönetmeliğine göre pancar şekeri yazmak istiyorum." dediğinde ne yazık ki reddettiğimiz bir toplumda yaşıyoruz. Arkadaşlar, hangi gıda güvenliğinden bahsediyoruz? Kendi insanının gıda güvenliğini düşünmeyen -yani İslam İşbirliği Teşkilatını bir kenarda tutarak-insanının gıda güvenliğini öncelemeyen, bunu bir politik, bunu bir hukuk davranışı ve uygulama biçimine getirmeyen bir yapı, kendi insanının gıda güvenliğini düşünmeyen bir yapı İslam toplumunun gıda güvenliğini bu yönetmelikle düşünecekse elbette bir tartışma konusudur.
BAŞKAN - Teşekkür ederiz.
ORHAN SARIBAL (Bursa) - Bu anlamda, bütünüyle baktığımda hani bir itiraz meselesi üzerinden değil ama yani her konuda olduğu gibi, Sudan meselesi, ithalat meselesi, üretim meselesi, afetler meselesi bütününe baktığımızda bu "Kâğıt üzerinde sadece birileri tatmin olsun, uluslararası da bir ilişki yürüsün." meselesi üzerinden, daha önce zaten sözleşmeleri yapılmış, şimdi de bir hukuki altyapı ve yasallaşması meselesi üzerinden gelen bir şeydir.
Bir son söz olsun diye söylemek isterim bir cinsiyetçi yaklaşım üzerinden değil, bir insan meselesi üzerinden. "Tarım ve ticaretle uğraşıyoruz, çok memnunuz." dediniz ve aynı şekilde "tarım ve ticaret" dediniz. Demek ki sadece tarımla uğraşmıyor değerli arkadaşımız, aynı zamanda ticaretle de uğraşıyor ve sol iktidarlar dönemindeki enflasyon meselesinden bahsetti.
Değerli arkadaşlar, enflasyon Türkiye'de her zaman oldu ama bu ülkede enflasyonun en önemli kaynağı 1980 faşist darbesidir. Ondan sonra gelen hükûmetler şunu yapmışlardır -üzgünüm ama yüzde 99'u sağ iktidarlardır ve baktığınız zaman şöyle bir şeyle karşılaşıyorsunuz: 1980 ihtilalinin temeli, özü şudur: Bir, Türkiye'de politika ideolojik ve siyaset sarmalından çıkmış, ne yazık ki başka bir sürece evrilmiştir.
İki, Türkiye kamucu yaklaşımdan özel sektöre ve yeni dünya düzeninin bir parçası hâline getirilmiştir. Yani kısaca devlet -açıkça söylüyorum- tarımdan elini ayağını çekmiştir, çekmeye başlamıştır. Tamamen tarımı ve çiftçiyi özel sektörün ve serbest piyasanın hegemonyasına bırakmıştır ve yaşanan her krizde IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü meselesi üzerinden her sıkıştığımızda aldığımız kredilerle beraber ve ağırlıklı olarak Özal'la başlayan yeniden yapılandırma kredileri meselesi üzerinden IMF ve Dünya Bankası üzerinden biz artık tamamen serbest piyasaya açıldık. Tarımın bitme çizgisi, bitme yolu o gün başladı ama o günlere, bugünlere baktığımızda Çiller, Özal, onun devamındaki bütün yapılara baktığınızda, vallahi, günahı varsa, sorun varsa en azı, hani deyim yerindeyse MRL değeri altında, insanın sağlığına ve yaşama hiç zarar vermeyecek kadar olan limiti sola düşer, onun dışındaki bütün zararlı kısımları, toksik dönemleri ve toksik yapıları elbette sağ iktidarlara ve sağa düşer.
BAŞKAN - Teşekkür ederiz Orhan Bey.
ORHAN SARIBAL (Bursa) - Özür dilerim.
Ama buradan bir düşmanlaştırma, ayrıştırma ve bir suçlu arama değil, bugün başka bir yerdeyiz.
Sayın Başkan, değerli üyeler; bakın, bunu samimiyetimle söylüyorum, gıda egemenliği olmayan toplumun gıda güvenliği olmaz. Şu anda topraklarımızı ve tarımımızı terk ediyoruz. Bakın, şeyi hatırlıyorsunuz, çok yakın. Gerçi tank ve palet fabrikasını da onlara verdik, çok da iyi bir dostluğumuz var. Katara meselesi... Katar beş altı ay önce bir ambargoyla karşılaştı. O ambargoda şöyle bir şey yaşandı: Katar halkının ekonomik durumu iyi, 35 bin dolar/kişi yıl geliri var aşağı yukarı. Katar halkının cep telefonu da var, koltuğunun altında iPad'i de var, masaüstü de var veya dizüstü de var, her türlü teknolojiye de sahip, bir elleri balda, mutlu bir şekilde yaşıyorlar ama arkadaşlar, bir gıda ambargosu yediler ve yaptıkları tek iş ne oldu? O kocaman, devasa marketlere gidip o raflardaki makarnaları, ekmekleri, unları satın almak oldu. Devam etselerdi o cep telefonlarını yemeye mesela, mesela devam etselerdi teknolojilerini yemeye, devam etselerdi 35 bin dolarlık "yeşil sermaye" diye adlandırılan o servet birikimlerine ve sermaye birikimlerine devam etselerdi.
Bitiriyorum Başkan, özür diliyorum.
Yine bir arkadaşımız söyledi, bu iş küresel sermayenin ve çok uluslu şirketlerin, IMF ve Dünya Bankasının artık görevini üstlenmiş olan, dünyayı sömüren o neoliberal yeni dünya düzeninin egemenlerinin bizi metalaştırması, bizi pazara dönüştürmesi, bizim üzerimizden beslenmesi ve tohum üzerinden topraklarımı gasbetmesi, girdiler üzerinden bizim bütün ürünlerimizin fiyatını belirlemesi, çıktılar üzerinden, ithalat üzerinden de iktidar buna direkt ortak olmuştur, ithalat üzerinden de bizim hayatımızı karartma meselesidir. Mesele birilerinin rant, para, sermaye, servet birikimidir. Mesele buna karşılık diğerlerinin -e birileri kazanırken birileri de kaybedecektir- yoksul, emekçi, çalışan tüm halkımızın eziyet ve sömürüsüdür.
Teşekkür ediyorum.