KOMİSYON KONUŞMASI

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli arkadaşlar, değerli milletvekilleri; bugün, dünden bu yana Komisyonda görüştüğümüz ama uzun zamandır -en azından son bir haftadır- Türkiye gündemini çok yoğun biçimde işgal eden barolarla ilgili teklifi görüşüyoruz.

28 maddelik bir teklif, arkadaşlarımız -bundan önceki konuşmacı arkadaşlarımız- ayrıntılı olarak birçok şeyi anlattılar, aslında etraflıca da ne olduğunu gördük. 28 maddelik teklifin -her maddesini ayrı ayrı sayabiliriz ama- esas olarak baktığımızda dört temel noktada toplandığını görüyoruz. Çok açık ki bu teklifle getirilmek istenen; birincisi "çoklu baro" diye artık aşina olduğumuz, baroları bölen, bir ilde birden fazla baro kurma imkânı hatta imkânın ötesinde onu teşvik eden bir düzenlemeyle karşı karşıyayız. İkinci önemli yanı bu düzenlemenin, Türkiye Barolar Birliğindeki temsil oranını değiştiriyor. Türkiye Barolar Birliğinin seçimlerine etki edecek bir düzenleme yapılıyor. Üçüncü önemli yanı, boyutu: Bu düzenlemeyle Barolar Birliğinin olağanüstü genel kurullarına düzenleme getiriliyor ve oralarda seçim yapılamayacağı hükmü -nereden icap ettiyse- hemen konuyor, Barolar Birliğinin olağanüstü kongreleri düzenleniyor.

Dördüncüsü de: Baro seçimleri ile Birlik seçimlerinin, bundan sonraki görev süreleri ne kadar kalırsa kalsın, behemehâl yapılması planlanıyor yani ekim ayında baroların başkan ve yönetimleri, aralık ayında da Barolar Birliğinin başkan ve yönetimlerinin seçimi planlanıyor. Şimdi, bu planlamaya baktığımızda, her birinin son dönemde özellikle tartışılan belirli meseleler üzerinden şekillendiğini görüyoruz ya da başka bir ifadeyle, bu teklifin adrese teslim bir teklif olduğunu, bir zamanlar adrese teslim olarak rafa kaldırılan bu teklifin yeniden ısıtılıp önümüze getirildiğini görüyoruz.

Değerli arkadaşlar, bakın, bu söylediğim dört pencereden baktığımızda, hangi adrese neyin teslim edilmek istendiği çok açık. Önce şurada bir anlaşalım: Bu kanun teklifinin birinci paydaşı, asli paydaşları kimler? Her kanun teklifinin paydaşları vardır. Kuşkusuz, Yargıtayı ilgilendiriyor bu kanun teklifi, kuşkusuz, Adalet Bakanlığını ilgilendiriyor bu kanun teklifi ama öncelikle, birinci derecede baroları ilgilendiriyor, Barolar Birliğini ilgilendiriyor. Dolayısıyla böyle bir değişiklik yaparken önce oradan bir talep gelmesi gerekir. Böyle bir talep var mı, yok mu? Bakıyoruz, Türkiye'de 80 baro var, 80 barodan böyle bir talep yok, şimdi gördük ki Barolar Birliğinden de böyle bir talep yok. Peki talep olmayabilir. "Hadi biz düzenleyelim de destek verebilir bu barolar." diye düşünebiliriz. Dönüp buna bakıyoruz, 80 barodan bir tane bile destek veren yok arkadaşlar; 80'i de "Karşıyız." diyor. E, Barolar Birliği de "Karşıyız." diyor. Peki böyle bir tabloda, böyle bir düzenlemeyi niye getiriyoruz?

Bakın, iki günden bu yana, bir zamanlar "Avukatlara diplomatik pasaport verdik, vizesiz yurt dışına çıkacaklar." diye, bunu reform diye alkışlatan anlayış, şimdi, bir hafta önce avukatların, baroların başkanlarına Ankara'ya giriş vizesi vermedi. Eskişehir yolunda sabaha kadar yağmurun, karın altında beklettiniz. Şimdi, böyle bir tabloda, baro başkanları bütün bunlara karşı çıkarken hangi ihtiyaçtan ve nereden geliyor bu talep? Hepsi karşı çıkıyor.

Dün, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin, Kabinenin Dışişleri Bakanı, Bakanımız Sayın Mevlüt Çavuşoğlu -Allah için, yeminle söyleyeyim, ben acıdım kendisine- Almanya'ya gitti, Almanya'da çırpınıyor Türkiye'ye turist gelsin diye. Turizmle ilgili şu tablo içerisinde Avrupa Birliği niye bizi tam şeyin içerisinden çıkarıyor, güvenli olmayan ülkelere koyuyor diye anlatmaya çalışıyor, Alman Dışişleri Bakanıyla yan yana basın toplantıları yapıyor, derdini anlatmaya çalışıyor. Niye? Türkiye'nin Avrupa'daki fotoğrafı yanlış görülüyor, o fotoğrafı düzeltelim diye uğraşıyor. Kim? Sayın Mevlüt Çavuşoğlu. Ya, yazık değil mi? Mevlüt Çavuşoğlu orada onun için uğraşırken hem de Avrupa'da, Avrupa Birliği ülkelerinin penceresinde; Almanya'da, Fransa'da, İtalya'da, İngiltere'de, dünyanın demokratik, çağdaş ülkelerinde barolara bakışın ne olduğunu çok yakından bilen meslektaşlar olarak, 80 baro başkanının Ankara'da, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kapısından girememesinin fotoğrafı onu orada hangi duruma düşürecek, bir dönüp düşünüyor musunuz bunu? Türkiye'ye reva gördüğümüz, layık gördüğümüz tablo budur, fotoğraf budur. Ne uğruna? Soru bu. Bunu ne uğruna yapıyoruz arkadaşlar? Baro başkanları bunu istemiyor ve Türkiye, dünyada tam da kendisini... Ya, "Türkiye dünyanın önemli, demokratik, modern ülkelerinden biridir; düşünce özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, çağdaş dünyaya yakışan bir ülkedir." diye anlatma çabasıyla bakanlar dünyada gezerken bu fotoğrafı niye yaşatıyoruz? Niye yaşatıyoruz, ben size söyleyeyim; ben size söyleyeyim niye yaşattığımızı. Bakın, tablo belli. Biraz önce söyledim ya tek tek, 4 başlık altında bu teklifle getirilenleri, açık.

Birincisi, barolara hâkim olmak. Yani böl yönet taktiği; böleceksin... "Ben bu sayıda iken kontrol edemiyorum, bunları böleceğim, küçülteceğim, parçalayacağım, hâkim olacağım ve yöneteceğim." Yani "Türkiye'deki iktidar yetmiyor, barolarda da iktidar olacağım."

İkincisi, Barolar Birliğini yönetme. "Temsil oranını değiştirerek Barolar Birliğinin pozisyonunu değiştireceğim, onu da kontrol edeceğim." Peki, ne olacak? Ne olacak arkadaşlar? AK PARTİ on sekiz yıldır Türkiye'de iktidarda, hâlâ iktidarda. Ne olacak? Barolarda da iktidar olursanız ne olacak? Bakın, ben açıkçası samimiyetle sordum bu soruyu. Yahu, nedir bu? Bu bir akıl tutulması. Böyle bir teklifin uzun vadede bu iktidara da faydası yok. Bu fotoğrafın dışarıda, emin olun, size de faydası yok. Ama nasıl bir inattır? Sonra dün Karar gazetesinde Ahmet Taşgetiren cevabını verdi -bununla ilgili değil, tek bir cümle, aradığım ipucu, aradığım sorunun cevabı onun satır aralarında vardı- diyor ki: "İktidara doymamak..." Emin olun, bu iktidara doymamaktır. Değerli arkadaşlar, bu kadar doyumsuz bir iktidar merakı hiç kimseye hayır getirmez, ülkeye getirmez zaten ama size de getirmez. Ya, Türkiye'yi yönetiyorsunuz zaten. E, bırakın, baroları yönetmek işinden kendinizi çekin. "Baroları ben yöneteyim, sendikaları ben yöneteyim, dernekleri ben yöneteyim, vakıfları ben yöneteyim, aileyi ben yöneteyim." Bu totalitarizmdir.

Bakın, AK PARTİ 3 aşamadan geçti: Demokratik yolla iktidar oldu, sandıktan çıktı, demokratik yolla iktidar oldu; otoriter yöntemlerle iktidarını güçlendirdi, şimdi totaliter yöntemlerle kalıcı olmak istiyor. Otoriter yöntemler ile totaliter yöntemler arasındaki en büyük fark şudur: Her 2 rejim de baskıcı rejimdir ama totaliter rejimler sadece baskı yapmakla kalmaz, toplumun en ücra köşesine kadar bütün hücrelerini, bütün örgütlenmelerini kontrol etmek ister, sivil toplumu eline almak ister, yapmaya çalıştığınız şey bu ama bunun faydası yok.

Şimdi, böyle bir şeyi anlatabilmek tabii mümkün değil, siz de anlatamıyorsunuz. Onun için -gerekçeler demiyorum bakın- değerli arkadaşlar, bazı bahaneler ileri sürülüyor. Bahane uyduracaksınız. Nasıl anlatacaksınız çıkıp?

Şimdi, bahanelerden bir tanesi şu: "E, avukatlar sandığa gitmiyor, dolayısıyla temsil oranları düşük. Az oyla bütün delegeleri... İşte, İstanbul, İzmir, Ankara gibi barolarda bütün yönetimler az avukatın oyuyla oluşuyor. Temsil gücü zayıf." Peki, ne yapıyoruz o zaman bu teklifle? Sandığa gitmeyen avukata baro kurduruyorsunuz. Yani kendi örgütünün geleceğiyle ilgili kendisini sorumlu hissedip gidip oy kullanmak istemeyenleri ödüllendirelim diyorsunuz; bu budur. "Sandığa gitmiyorlar, o zaman ayrı bir baro kursunlar." Ya, böyle bir şey olur mu? Bu "Sandığa gitmeyene baro kurarak ona başka bir pozisyon verelim." demektir. Buna herkes güler arkadaşlar, böyle bir gerekçe olmaz.

Ha, şimdi ikincisi, bir başka gerekçe, deniyor ki: "Az oyla çok temsil." Çok az oy alan yönetimler delege ya da işte, yine bildiğimiz, bölünmek istenen 3 baro; Antalya da yakında bu katara, kervana katılacak böyle giderse. Yani biz buna siyaset bilimde aşkın temsil deriz, öyle mi? Öyle. İyi, aşkın temsile karşı mıyız? İyi. E, peki, aşkın temsilin daniskası bizim seçim sistemimizde var. Bakın, 2002 yılında yüzde 34,3 oyla AK PARTİ Parlamentonun yüzde 66'sını aldı, yüzde 32 hak etmediği milletvekilliği kazandı; yüzde 34 oyla yüzde 66. Milletvekilliğine vuralım, 550 milletvekili vardı o zaman. Yüzde 34 oyla AK PARTİ'nin normalde 188 milletvekili alması lazımdı orantılı olursa. 363 milletvekili çıkardı. Yani, 175 milletvekilini hak etmediği hâlde çıkardı. E, size gelince güzel, barolarda böyle de değil. Barolar, tam da seçimde hak ettiği nispette Barolar Birliğinde temsil ediliyor.

Değerli arkadaşlar, başka bir bahane... Şimdi, bahane bulunacak ya, zamanı da tasarruflu kullanmaya çalışıyorum o tarafa bakarak. Başka bir bahane, arkadaşlar ne deniyor? "Rekabet olsun, kalite doğsun." Yani, rekabet-kalite ilişkisi kuralım. Baro çok olursa rekabet olur ve barolarda, işte bu rekabet kaliteyi getirir. Değerli arkadaşlar, birincisi: Hangi rekabet, kaliteyi... Bu rekabet dediğiniz şeyin -biraz önce arkadaşlarımız ayrıntılı anlattığı için uzatmayacağım- tam da avukatları baroya çekmek ve teşvik etmek için kaliteli hizmet yerine kalitesiz ilişkileri teşvik ve müsamahaya dönüşmeyeceğini nasıl düşünebilirsiniz? Çok iyi biliyorsunuz ki, kalitesiz ilişkilerin müsamahaya dönüşeceği bir baro yapısı doğacak, bir. İkincisi: E peki, hizmet kalitesi olacak, o zaman mahkemeleri de bölelim. Vatandaş desin ki: "Bu mahkemeler benim davalarımı yavaş görüyor. Kaliteli mahkeme, rekabet olsun hâkimler arasında, çabuk ve adaletli, iyi karar veren mahkemeler olsun. HSYK'yi de bölelim, bu HSYK kaliteli hizmet vermiyor hatta iktidarın talimatı altında veya da yarın muhalefetin talimatı altına girebilir, onu da bölelim." Daha ötesine gidiyorum; peki, şimdi, 2 bin avukata bir baro, 5 binden sonra; her 2 bin avukat bir baro kurabilecek. Yani, bu hesapla mesela İstanbul'da 24 baro kurulabilecek matematiksel olarak. İyi, güzel. O zaman bunları çoğaltıyorsunuz, rekabet olacak ya barolarda, e Barolar Birliğinde de rekabet olsun. O zaman 15 baro bir araya gelince de ayrı birlik kursun, 5 tane de Barolar Birliği çıksın Türkiye'de. Ya, bunun sonu var mı arkadaşlar? Kamu hizmeti, meslek örgütü, avukatlık, adalet rekabetle olur mu? Mahkemeler arasında rekabet kuramıyorsanız, barolar arasında rekabet-kalite ilişkisi kuramazsınız. Bunların samimi olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz.

Ha, bir başka bahane, nedir? İstanbul, Ankara, İzmir Barolarının delegelerine bakıyorsunuz, Barolar Birliğinde temsil oranı yüksek. İyi, güzel. Peki, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kaç milletvekili var? 600 milletvekili var. Bu 3 ilin milletvekili toplamı ne kadar, hiç hesap ettiniz mi? Bu 3 ilin toplam milletvekili 162. Türkiye'nin 3 ili, 600 sandalyeli Türkiye Büyük Millet Meclisinde 162 sandalyeyle temsil ediliyor, orada sorun yok, barolara gelince mi sorun var? E, Türkiye'de avukatların çoğu İstanbul'da. E, tabii ki öyle olacak İstanbul'da olduğu için. Yani, siz "Adaleti sağlayalım." derken başka bir adaletsizliğin önünü açtığınızı çok iyi biliyorsunuz. Zaten, niyet bu.

Değerli arkadaşlar, şimdi, başka bir hesap daha: Ardahan'ın milletvekili sayısı Yüksek Seçim Kurulunun 2019 yılı nüfus sayımı hesaplamasına göre 2 olacak, yine 2, şu anda da 2. Toplam 2 milletvekili çıkacak Ardahan'da. İstanbul'da kaç? 98 milletvekili. E niye İstanbul ile Ardahan'ı milletvekili sayısında yaklaştırmıyorsunuz? Bakın, barolarda yaklaştırıyorsunuz, "Ardahan Barosu 4 delege olsun." diyorsunuz, "İstanbul Barosu 13 delegeyle Barolar Birliğinde temsil edilsin." diyorsunuz. Aynısını, milletvekili seçiminde de yapsanıza! Niye yapmıyorsunuz? Adaletli değil çünkü, doğru değil. Siz de biliyorsunuz, doğru olmadığını. Ardahan Barosu ile Antalya Barosunu bir tutuyorsunuz. Antalya Barosu 4.900 küsur, 4.950. Ardahan Barosunun 48 üyesi var. E, 4 delege, Birlik delegeliğinde her ikisi de. Bu mu adaletli olan? Adaletli temsilden kastettiğiniz bu mu?

Başka bir şey daha var. Değerli arkadaşlar, baroların sayısını artırıyorsunuz, peki, arkasından temsil oranını düşürüyorsunuz. Baroların sayısını artırırken Barolar Birliğinde temsil oranını düşürüyorsunuz, böyle bir anlayış olur mu? Değerli arkadaşlar, bakın, ciddi bir problemi burada şu veya bu hesapla -hesabı sorgulamıyorum, hesabı herkes kendince sorgulasın- geleceğe kötü bir miras bırakıyoruz, daha önce benzer kötü mirasları bıraktık sonradan o kötü miraslardan kurtulmak için "Allah da, millet de bizi affetsin." demek zorunda kaldık. Eğer bir kere daha bunu demek istemiyorsak ciddi ciddi bu meseleye yol yakınken el atalım ve bu problemi çözelim.

Bakın, çoklu baroların baroları böleceğini, baroları bölmenin adliyeyi böleceğini hepimiz biliyoruz. Baroları bölmek ideolojiye, inanca, etnik kökene göre, siyasi görüşe göre barolar yaratmaktır. Gerekçelerde bahanelerden birisi "Barolar çok siyasete bulaştı." İyi canım, bunu tartışmıyorum. Baroların o siyasete bulaştı dediğiniz şeyler, baroların asli görevi. Temel hak ve özgürlükleri savunmak, insan haklarını savunmak kuruluş kanunundan kaynaklanan görevleri ama diyelim ki dediğiniz gibi, e yaptığınız iş, baroların siyaset yapmasını kurumsallaştırıyorsunuz. Hatta bir adım daha öteye gidiyorsunuz, bu düzenlemeyle baroların siyaset yapmasını bir etikete bağlamanın ve bir etiketle yaftalamanın önünü açıyorsunuz. Sosyal demokrat baro, milliyetçi baro, AK PARTİ'li baro, CHP'li baro, MHP'li baro; var mı sınırı? Filanca cemaatin barosu, filanca tarikatın barosu... Şimdi bakın, adliye koridorlarında bunların konuşulduğunu biliyoruz. Her bir adliye koridorunun bir cemaate, yeni tarikatlara parsellendiğini biliyoruz. Yargıtayda, Danıştayda Hâkimler ve Savcılar Kurulunda yüksek hâkimlerin "O hâkim, o üye, şu cemaatten, bu üye bu tarikattan." dediğini ve oy kullanırken bile bunlara göre kullandığı biliyoruz.

İstanbul'da adliyede iş takip ederken Adalet Bakanlığının bile üzerinde "İstanbul grubu" diye bir yapının hâkim olduğunu biliyoruz ve özellikle saraya yakın avukatların İstanbul'da bazı savcıların odasına girdiklerinde "Önüme kül tablasını getir." dediği haberlere düştü. Şimdi bunu kurumsallaştırıyoruz. Bakın, bunlar mücadele etmemiz gereken kötü örnekler, bunlarla mücadele etmek gerekirken bu kötü örneklere kurumsal bir çerçeve hazırlıyorsunuz yani kalıcı ve güçlü hâle gelmesini sağlayacak bir teklif bu.

Değerli arkadaşlar, baroları bölmenin ayrıca ülkeyi bölmek olduğunu siz de çok iyi biliyorsunuz. Şimdi toparlıyorum. Değerli arkadaşlar, başka bir şey daha var bu teklifte: 5 bin üyeyi geçen barolarda her 2 bin üyeye yeni bir baro kurma hakkı verilmiyor sadece, aynı zamanda bu teşvik ediliyor. Nasıl teşvik ediliyor? Bakın, 2 bin üyeye bir baro kurdurulurken, Barolar Birliğindeki temsil, her 5 bin üyeye bir barolar birliğinde temsil. Niye o 2 bin değil? Çünkü hesap 5 bine göre tutuyor değil mi? Yani ilk seçimlerde eğer 5 bine göre olursa 4'te de sabitlerseniz 80 baroyu, İstanbul, Ankara, İzmir'in delege sayısını halledeceksiniz ve seçimde istediğiniz sonucu alacaksınız. Ha, bu olmayacak, öyle de yapsanız olmayacak, o ayrı bir iş ama. Peki, bu ne demektir? Bu avukatlara şunu demektir: "Ya, 5 bin üyeyle 1 tane birlik delegesi göndereceğine, 5 bin üyeyi ikiye böl; 2.500-2.500, 2 baro oluştur; 4 temsilci biri göndersin, 4 temsilci biri göndersin, 8 temsilci." bunu vicdanınız alıyor mu arkadaşlar?

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Alıyor. [CHP sıralarından alkışlar(!)]

TURAN AYDOĞAN (İstanbul) - Bravo sana!

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Alıyorsa eyvallah, hiçbir şey söylemiyorum, onu vicdanınıza bırakıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)

Bir saniye arkadaşlar, alıyorsa onun vicdanına bıraktık. Şimdi, bir şey daha söyleyeceğim: Buraya, bu maddelerin içerisine bir kılık kıyafet maddesi sokmuşsunuz, nereden çıktı bu şimdi?

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Yaşadıklarımızdan çıktı.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Nereden çıktı? Ya, arkadaşlar, doyamadınız, doyamadınız.

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Geçmişte yaşadıklarımızdan çıktı.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Onları yargı camiası kendi içinde çözer.

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Ankara Barosunda yaşadıklarımızdan çıktı.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Onları yargı camiası...

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Yaşamadık mı onları Bülent Bey? Yaşadık onları.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) - Şu an yaşadığın hiçbir şey yok ki.

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Yaşamadık mı?

ZEYNEL EMRE (İstanbul) - Başkanım, müdahale eder misiniz?

OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Değerli arkadaşlar, müdahale etmeyelim.

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Yaşadık ve yazdık.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Arkadaşlar... Ali Bey...

OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Sayın Özkaya...

Karşılıklı konuşmayalım arkadaşlar.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Arkadaşlar, bakın, ben de sesimi yükseltirim bir anlamı olmaz.

OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Arkadaşlar, müdahale etmeyelim.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Ali Bey, sen ısrarcı ol.

BURCU KÖKSAL (Afyonkarahisar) - FETÖ'cü hâkim ve savcılardan da biz çektik.

OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Müdahale etmeyelim.

Sayın Tezcan...

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Bakın, Türkiye'de bu kılık kıyafet meselesinden siyasi polemik yapmaktan bıkmadınız, doymadınız.

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Ben avukatken yaşadım diyorum sana.

OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Sayın Özkaya, müdahale etmeyelim.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Bırakın, barolar, yargı camiası kendi içinde bunu çözer.

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Ben avukatken yaşadığımı söylüyorum.

OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Sayın Özkaya...

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Şimdi, gelelim, niye böyle bir tablodayız?

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Anayasa Mahkemesinin verdiği kararları okuyun.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Bakın, biraz önce dedim ya size, otoriter rejimlerden totaliter rejime doğru geçiyorsunuz.

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Geç onu Bülent Bey. Anayasa Mahkemesinin Tuba Arslan kararını okuyun, 2014.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Şimdi arkadaşlar, bir saniye... Alpay Bey, bırak konuşsunlar onlar.

Arkadaşlar, bakın, diktatörlüklerin birçok özelliği vardır ama özelliklerinden bir tanesi de yasama faaliyetlerini yaparken reaksiyoner ve fırsatçı yasama usulü diye usuller geliştirirler. Yani toplumda belirli reaksiyon yaratacak pozisyonları fırsata dönüştürerek oradan sorunu çözmek yerine kendi iktidarlarını güçlendirecek fırsatçı düzenlemelerin peşine giderler, bugün yaşadığımız süreç bu. Baroların iktidarın hoşuna gitmeyen söylemleri üzerinden ortaya çıkacak reaksiyoner yapı bir fırsata dönüştürülüp bugün barolar, arkasından mimar mühendis odaları, arkasından diğer odaların parçalanmasına dönük bir adım. Başka bir şey, tıpkı sosyal medya meselesindeki gibi. Sosyal medyada hiçbirimizin onaylamadığı ahlaksızca saldırılar, hepimizin topyekûn lanetlediği saldırılar fırsata dönüştürülerek sosyal medyayı tamamen yok etme ve kapatma girişimi. Şimdi, bütün bu tabloya baktığımız zaman bugün geldiğimiz nokta Türkiye'de temel hak ve özgürlükleri yok eden, hukuku yok eden, yargının üç ayağı olan sav, savunma, yargıda. Zaten uzunca bir süreden bu yana iktidarın müdahaleleriyle zedelenen sacayağının kırılan iki ayağı -sav ve yargının- arkasından üçüncü ayağın da kırılmaya çalışıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Şimdi, telaş ve aceleyle indirilmiş, hızla. Bu projenin daha önce FETÖ projesi olduğunu biliyoruz, niye ikmal etmeye çalışıyorsunuz? Yarım kalan FETÖ işlerini niye tamamlamaya çalışıyorsunuz arkadaşlar, öyle bir borcunuz mu var? Öyle bir yükümlülüğünüz mü var? Bu nasıl bir iştir? Bakın, ben şunu merak ediyorum, öyle telaşla yapılmış ki.

OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Sayın Tezcan, toparlayalım, dondurmanız da geldi, erimesin.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Bitiriyorum, bitiriyorum. Yani Ali Bey müdahale etmeseydi bittiydi zaten.

OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Ali Bey müdahale etmeyelim.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Şimdi arkadaşlar...

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Diğerlerin hiçbirine müdahale etmedim ama çok haksız bir yerde girdiniz, ona müdahale ettim.

OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Tamam Sayın Özkaya.

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Efendim, Anayasa Mahkemesinden çıkmış kararlar var, Ankara'da yaşadıklarım var.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Bu teklifin tamamı haksız, benim de bir cümlem haksızsa tahammül edin siz de, bu teklifin tamamı haksız.

ALİ ÖZKAYA (Afyonkarahisar) - Hayır, hayır.

OTURUM BAŞKANI YILMAZ TUNÇ - Karşılıklı olmasın.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Şimdi, arkadaşlar, bakın, biraz önce Barolar Birliği temsilcisi arkadaşımız alelacele hazırlandığıyla ilgili 2 tane örnek verdi. Birisi, CMK'yle ilgili düzenlemeler açısından verdi. Şimdi başka bir şey var, hani birlik seçimlerine ilişkin Barolar Birliğini olağanüstü genel kurula çağırmıştı ya barolar. Bu düzenlemenin içerisine seçimli olağanüstü genel kurul çağrısı yapılamayacağı onun rövanşı olarak sokulmuş, buraya konulmuş. Yalnız konulurken bir şey atlanmış, bakın, telaşa bakın. Bu düzenlemede 115'inci madde var. 115'inci maddede Barolar Birliği olağanüstü genel kurulunun nasıl isteneceği yazıyor ve diyor ki: "117'nci maddedeki şartlar çerçevesinde istenir." 117'nci madde Barolar Birliği Genel Kurulunun görevlerini düzenleyen madde. 117'nci maddenin içinde bir fıkra var, bir bent var; o bent diyor ki: "Barolar Birliği, baroların bir sonraki genel kurulunun hangi tarihte ve nerede yapılacağını düzenler." 115'inci maddede baroların bir sonraki genel kurullarının nasıl yapılacağını düzenlemişsiniz, eski maddeyi değiştirmişsiniz, tarihini koymuşsunuz "Ankara'da yapılır." demişsiniz, 117'nci maddenin o fıkrasına gerek kalmamış ama alelacele getirdiğiniz için o madde orada duruyor, o fıkrayı görmemiş kimse çünkü hızla bunu geçirecektiniz ya, belki hepsini çekersiniz de bu garabetle karşı karşıya kalmayız.

Son olarak şunu söyleyeceğim arkadaşlar, son sözüm, bakın, bu Parlamentoda, Anayasa değişikliğinin de böyle hukuk dışı, adalet dışı, keyfî başka saikler üzerinden yapıldığını biliyoruz. Günlerce Anayasa Komisyonunda -burada birçok arkadaşımız da vardı- mesai verdik, günlerce anlatmaya çalıştık bunu ve dedik ki: "Bu sistem yürümeyecek, ucube sistem getiriyorsunuz." Nitekim iki sene içerisinde dediğimiz çıktı. Şimdi, "O sistemi tahkim edecek yeni düzenlemeler yapalım, adına da 'reform' diyelim" arayışının içindesiniz. Şimdi, onu düzeltme peşindesiniz. Bu düzenleme de aynı şekilde, yarın, bu düzenlemenin sahiplerini "Allah da, millet de bizi affetsin." deme noktasına getirecektir. Onun için yol yakınken dönün, bu kredi bir kere kullanılır, iki kere kullanılacak bir kredi değil.

Son sözüm şu, bir soruyla bitireceğim. Değerli arkadaşlar, hepinizin vicdanına bir şey soruyorum.

SUZAN ŞAHİN (Hatay) - Yok, yok, vicdan yok.

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Şimdi, bir saniye, neyse, ben sorayım gene de. Değerli arkadaşlar, son sorum şudur, ondan sonra da kapatacağım: İstanbul Barosu, Ankara Barosu, İzmir Barosu yani bu bölmeye çalıştığınız barolar ve büyük diğer barolar ve Barolar Birliği, avukatların bütçelerinden topladığı, keseneklerinden topladığı paralarla her ay bir gazetede tam sayfa bir ilan verseydi, deseydi ki: "Sayın Cumhurbaşkanımız grip olmuş, kendisine acil şifalar diliyoruz."

MUSTAFA ARSLAN (Tokat) - Ne alakası var ya!

BÜLENT TEZCAN (Aydın) - Deseydi ki: "Sayın Cumhurbaşkanımızın himayeleri altında, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin öncülüğünde Türkiye'de yargı reformlarında arşıâlâya çıktık, bu paketlerle yürüyoruz." Ben size bir şey soruyorum, kendi içinizden yemin ederek bunun cevabını verin, bu teklif gelir miydi, gelmez miydi?

Hepinize teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)