| Komisyon Adı | : | PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU |
| Konu | : | 2021 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi (1/281 ) ile 2019 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanun Teklifi (1/280) ve Sayıştay tezkereleri a)Millî Savunma Bakanlığı b) Akaryakıt İkmal ve NATO POL Tesisleri İşletme Başkanlığı |
| Dönemi | : | 27 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 12 .11.2020 |
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Sayın Bakan, Bakanlığımızın ve diğer kuruluşların değerli temsilcileri, sayın basın mensupları; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Bugünkü görüşmelerimizin ülkemize, vatanımıza, milletimize faydalı sonuçlar ortaya çıkarmasını temenni ediyorum.
Millî Savunma bütçesi, millî savunma politikaları her zaman millî politikalardır, milletimizin bugününü, yarınını, geleceğini belirleyen politikalardır; onun için bu hassasiyet içerisinde değerlendirmeye çalışmak faydalıdır. Ancak burası Parlamentodur; Parlamentoda her türlü düşüncenin, fikrin en aykırı boyutlar taşıyanları da dâhil tartışılmasının ülkemiz açısından bir kayıp olduğunu düşünmek yanlıştır. Her farklı düşüncenin bir kazanım olduğunu kabul etmek lazım ve sükûnetle süreci takip etmek lazım.
Sayın Bakan, özellikle son dönemlerde neyin devlet politikası neyin kişisel politika olduğuyla ilgili tereddüt etmemizi sağlayacak pek ciddi görüntüler ortaya çıkıyor. Eğer bir siyasi iktidar "millet menfaati", "milletimizin menfaati" derken kendi siyasi menfaatlerini milletin menfaatlerinin yerine koyuyorsa, "vatan" derken kendisini anlatmaya çalışıyorsa, "ülke" derken yine kendi çıkarlarını korumaya almaya çalışıyorsa burada hangi politikaların ve süreçlerin devlet aklıyla ve kamu mantığıyla sürdürüldüğü, hangilerinin özel mantık, özel beklenti, özel çıkar nedeniyle sürdürüldüğünü ayırt etmemiz lazım. Benim -bu üçüncü yıl- Millî Savunma bütçesinde yaptığım, dış politika konusunda yaptığım konuşmalarda da hep bu tereddütlerimin izleri vardır. Bir kere şunu kabul etmemiz lazım. Devlet, bir büyük kurumsal yapıdır hatta sadece bunu kamu kurumları olarak düşünmek de doğru değildir; halk denetimiyle birlikte, sivil toplum denetimiyle birlikte, basın denetimiyle birlikte birbirinden bağımsız veya ayrı erkler olan kurumların birbirlerinin dengeleyici ve denetleyici fonksiyonlarıyla birlikte bir bütündür. Eğer devlet yapısında bu bütüncül görüntü ortadan kaybolmuşsa, denge denetim mekanizmaları kaybolmuşsa, karar verici tek bir özneye doğru evrilmişse, evrilmeye devam ediyorsa burada ortaya çıkan politikaları ister istemez sorgulamamız gerekmektedir çünkü devlet çok büyük bir güç. 'Devleti bir kişi temsil ettiği zaman, bu ülkenin bütün kaynaklarını kullanıyor, bütün parasını kullanıyor hem bir taraftan topluyor ve hem de diğer taraftan harcıyor, bölüştürüyor ve dağıtıyor; sadece kamu kaynaklarını değil tüm millî geliri değişik vasıtalarla yönlendirme, kamuya aktarma ve istediği yere paylaştırma gücüne sahip oluyor. Bunun ötesinde, para dışında da kamu gücü büyük bir güç; istediğinizi cezalandırıyorsunuz. Allah'tan Anayasa'da idam cezası kalktı da insanların hayatına son verilmiyor ama Anayasa'da olmadığı hâlde bazı durumlar meydana gelmiyor mu derseniz onlar da meydana geliyor. Böylesine büyük kaynakları dağıtan, tüm kamunun gücünü kullanan bir mekanizmayı tek karar vericiye indirdiğiniz zaman ülke açısından bir millî güvenlik sorunu var demektir. Burada sürekli olarak benim sorgulamaya çalıştığım nokta budur ve bu noktada hassas olmamız lazım.
Bakın, şimdi, 2010'un sonunda Tunus'ta başladı, 2011'den itibaren Türkiye'yi çok yakından etkiledi; bir Orta Doğu politikasında, Arap Baharı politikasında Türkiye'deki karar vericilerin aldığı kararlar, uyguladığı politikalar ne derecede millî politikalardır? Bu süreç ilk ortaya çıktığı andan itibaren onlarca kez basında, televizyonlarda, Mecliste söylemişimdir, Erdoğan hükûmetlerinin izlemiş olduğu Arap Baharı ve sonrasındaki politikalar millî politikalar değildir, İslami politikalar değildir, insani politikalar değildir. O günleri hatırlıyorum, doğrudan şahit olduğum bazı boyutlar da var. Bu, doğrudan doğruya G8'lerde ilan edilmiş bir politika. 2003'te Amerika Birleşik Devletleri Sea Island kasabasında yapılan G8 toplantısında -Türkiye de G8 üyesi olmadığı hâlde oraya katılmıştır- Büyük Orta Doğu Projesi'nin eş başkanı olarak Türkiye ilan edilmiştir. Bir ara çetelesini çıkarıyordum, Sayın Erdoğan da benim çıkardığım çeteleye göre 33 kez 33 ayrı yerde "Ben Büyük Ortadoğu Projesi'nin eş başkanıyım." demiştir. E, şimdi bu proje neyin nesi? O dönemde işte, insan haklarına dayalı, demokratik kurumların geliştiği bir Orta Doğu'dan bahsediliyordu ve zahirde Hükûmetimiz de sürekli olarak Suriye'ye, Esat'a "Demokrasiye geç, yoksa bak kötü olacak." diyerek, gerekçeyi demokrasiye dayandırarak, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa'yla beraber aynı cephede girdi olayların içerisine ama aradan yıllar geçti, bir baktık ki başka ülkelere demokrasi tavsiye eden "Demokrasiye geçmezsen şunu yaparız, bunu yaparız." diyen Sayın Erdoğan'ın kendisi Türkiye'de demokrasiyi altüst edecek, demokratik kurumları tahrip edecek, ülkedeki denge denetim mekanizmalarını ortadan kaldıracak bir rejime Türkiye'yi evirmiştir ve şu yapının fiilen ileride neye dönüşeceğini de kestiremeyiz. Bu bir mutlak diktatörlüğe mi dönüşecektir? Bu bir faşizme mi dönüşecektir? Bu bir mafya devletine mi dönüşecektir? Şu andan kestiremiyoruz ama bu denge denetim mekanizmaları kurulmadığı takdirde Türkiye'de önümüzdeki süreçlerde hep bir rejim sorunu olduğunu aklı başında olan insanlar kendi kendilerine düşüneceklerdir, hayıflanacaklardır, güvendiği kişilerle aralarında tartışacaklardır ama kimse alenen rejimin ne olduğunu konuşma imkânına dahi sahip olamayacaktır; böyle bir noktadayız.
E, şimdi 2011'den 2020'ye dokuz sene geçmiş. Ne görüyoruz? Diploması sonuç elde etme işidir, dış politika sonuç elde etme işidir; eğer kazanmışsanız, somut başarı elde etmişseniz sizin uyguladığınız politika kamusal anlamda faydalıdır ve başarılıdır. Bu politika üreticilerinin ve uygulayıcılarının bireysel çıkarlarını bir tarafa, bir köşeye bırakarak söylüyorum. "Libya" dediğiniz zaman "Suriye" dediğiniz zaman, "başka bir dış politika" dediğiniz zaman "İşin içinde bireysel ne var?" diye düşünüyorum ben. On dakikada tartışılmayacağı için yarıda kalıp da pisletmek istemiyorum söylediğim sözleri ama ciddi tereddüt etmemiz gereken noktalar vardır; bu silah sanayisine takıldığım zaman arkadaşlar tereddüt ediyorlar.
BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Sayın Şener, normal süreniz sona ermiştir.
Bir dakikalık ek süre veriyorum.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - "Yahu, işte silah sanayimiz şu kadar gelişti, bu kadar gelişti." bilmem falan... Yahu, kardeşim, bu silah sanayisinin Türkiye'de geçmişi çok eski, ta cumhuriyetin ilk yıllarına kadar gidiyor; hatta 1860'lı yıllarda Osmanlı'da sanayileşme politikaları vardı, ta o dönemlere bile uzatabilirsiniz ama 70'lerde kurulmuş fabrikaların bugün bu ülke adına tek karar verici konumuna gelmekte olan Sayın Hükûmetin yakınlarına verilmesi... 1 lira bile karşılık alınmadı yani muhalefet de çok söylüyor Tank Palet Fabrikası'nı; efendim, işte, ya Ethem Sancak'ın ismi anılıyor veya Katar'ın ismi anılıyor, kimse de başka bir şey telaffuz etmiyor. Hayır, tek lira alınmadan verilen o fabrikanın arkasındaki asıl güç teyze oğludur.
BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Sayın Şener, toparlayabilirseniz çok memnun oluruz.
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Bunu iş çevreleriyle konuştuğunuz zaman görüyorsunuz, ne Sancak'tır ne Katar'dır; teyze oğlu var orada. E, şimdi, yıllardır ASELSAN'ın, TAI'nin bu İHA'larda, SİHA'larda geliştirdiği teknolojiler ne oldu? Tank Palet gibi orada da bir başka hısım ve akrabaya 1 lira alınmadan o gelişen teknolojiler devir mi edildi? Burada bir risk yok mu, burada bir yanlışlık yok mu? Buna vurgu yapıyorum.
BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Evet, Sayın Şener...
ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Onun için, bu dış politikanın, aslına bakarsanız bu Komisyonda özel olarak, özel bir gündem maddesi olarak hatta Meclis Genel Kurulunda, belki kapalı oturumla -Meclis eğer o tek karar vericiden bağımsız bir organsa- saatlerce tartışılması lazım, herkesin elindeki bilgileri, belgeleri masaya koyup "Bu nasıl iştir?" demesi lazımdır; muhataplarının da söylenenlere cevap vermesi, konunun netleştirilmesi lazımdır.
Hepinize saygılar sunuyorum.