KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Sayın Bakan, Dışişleri Bakanlığının değerli bürokratları, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Bu son konuşmayı fazla uzatmayacağım ancak şunu belirtmek istiyorum: Sayın Bakan, Adalet ve Kalkınma Partisinin ilk dönemlerinde yumuşak güç unsurlarının kullanıldığı bir dış politika izlenmiştir. Yani diplomasinin gücünü gösteren ve bu güçle uluslararası ilişkilerde Türkiye'nin çıkarlarını korumaya yönelik bir politika başlangıçta uzun bir süre devam ettirilmiştir. Bu politikanın ana ayaklarından biri de sıfır sorun politikasıydı. Bütün komşularla sıfır sorun oluşturma, yakınlık kurma, dostluk anlayışı içerisinde ilişkiler geliştirme bu yumuşak güç unsurlarının kullanıldığı politikanın ana araçlarından biriydi. Elbette dünyanın diğer bölgeleriyle ilişkiler de bu politika çerçevesinde devam ettirilmişti. Ama daha sonra, özellikle, sıcak çatışma alanlarının Türkiye'nin etrafında yaygınlaşması sonrasında bu politikada -belirgin olarak da 2015'ten sonra- değişiklik oldu ve sert güç unsurlarının kullanıldığı bir dış politikaya dönüştü Türkiye'nin politikası. Her ikisinin de avantajları vardır, dezavantajları vardır ama bunun da ötesinde bu, koşullara göre değişen bir dış politika olarak değerlendirilmelidir diye düşünüyorum. Ancak her ikisini birlikte hangi sonucu elde ettiğimiz açısından herhâlde sorgulamak gerekir. Ben bakıyorum, başlangıçtan bugüne kadar bir bütün olarak iktidarınız dönemini değerlendirecek olursak, mesela, Ortadoğu politikasında Türkiye'nin nasıl bir çıkar sağladığını göremiyorum. Yani bunu işin içinde olan biri olarak, işin diplomasi tarafını, sıcak tarafını gören biri olarak cevaplandırabileceğinizi düşünerek soruyorum. Yani uygulanan politikalarda netice itibarıyla Türkiye'nin bir çıkarının olması lazım. Ben baktığımda, somut olarak sadece son dönemdeki olaylara odaklanarak "Şunu engelledik." "Bunu engelledik." tarzında değil de bir bütün olarak bu Orta Doğu politikalarından Türkiye ne kazandı? Yani kayıplarımızı görüyoruz. İşte, sınırlarımız terör örgütleriyle doldu. Bunun ötesinde 4-5 milyon göç geldi, Suriye göçü geldi. Bunların maliyetleri var ve ortaya çıkardığı başka sorunlar var. Suriye'yle uğraşılırken Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon yataklarıyla bağlantılı yetki anlaşmaları yapacağımız ülke bulamadık. Gecikmeyle parçalanmış bir Libya'nın bir bölümüyle yaptığımız anlaşmanın bize Doğu Akdeniz'de çıkarlarımızı sağlamaya yetip yetmeyeceği çok tartışılıyor. Peki, o zaman bir bütün olarak baktığımızda ne kazandık? Bu önemli. Yani bunun sizin bakış açınızdan bir cevabı varsa, ifade edebilirseniz memnun olurum.

Diğer taraftan, sadece merak ettiğim için ifade etmek istiyorum: Günlük dilde kullanılan kavramlar ile diplomaside kavramlaşmış ifadeler birbirinden farklı. Bazen günlük dilde kullandığımız bir kavramı çok alerjik buluruz, uluslararası hukuk açısından da hukuka aykırı olan bazı kavramları ise o kadar alerjik bulmayız. Mesela "savaş" dediğinizde, savaş bir suçtur, hukuken de suçtur, uluslararası hukuka göre de suçtur ama "savaş" kavramı alerjik gelmez bize ama mesela "işgal" kavramı günlük dilde çok alerjik gelen bir niteliğe sahip. Bu Komisyonda da üç dört yıldır sürekli bu kavram etrafında tartışmalar oluyor ve her tartışma olduğunda benim aklıma Bakanlık döneminde ortaya çıkan, diplomatlarla konuştuğum bir ortam geliyor ama ifade etmedim, burada sizin bilginize başvurmak istiyorum. ABD'nin Irak'ı işgal ettiği dönemde o günlerin Dışişleri Müsteşarı ve yanında da birkaç diplomat vardı, benim odada sohbet ediyorduk; kendilerine sordum, dedim ki: "'Amerika Irak'ı işgal etti.' dediğimiz zaman Amerikalılar bu işe kızarlar mı, yani Bakan olarak hangi kelimeyi, hangi kavramı kullanmalıyım?" Bunun üzerine, diplomatlar "Yok. Uluslararası literatürde, diplomaside bu yerleşmiş bir kavramdır yani bir ülke bir yere girerken de çıkacağını ifade ederek girerse zaten bu 'işgal' kelimesiyle ifade edilir. Amerikalılar da kendi kendilerine zaten 'İşgal ettik.' diyorlar. Zaten işgalcilerin uluslararası hukuk karşısında sorumluluğu da vardır. Oradaki halkla ilgili birtakım iyileştirmeleri yapmak, ihtiyaçlarını karşılamak, hukuki ihtilafların çözümü vesaire gibi böyle yükümlülükleri de vardır. Öyle rastgele olan bir iş de değildir. Onun için, bu kavramı ABD'nin Irak'la ilgili yaptığı operasyonuna bağlantılı olarak çok rahat kullanabilirsiniz." dedi.

Şimdi, bu Komisyonda çok tartışıldığı hâlde diplomatik dilde bu uygun mudur, değil midir; algısı mı tehlikelidir yoksa hukuken de mi tehlikelidir, bunu bilmek istiyorum. Yani bir daha da burada ikide bir bu kavram tartışılmasa herhâlde faydalı olur diye düşünüyorum.

Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.