KOMİSYON KONUŞMASI

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Sayın Bakan; öncelikle 1'inci maddede sorduğum bir soruya cevap gelmedi, onun cevabını istediğimi tekrar edeyim. Ödeme garantilerinin tutarı ne oluyor bu sene sonu itibarıyla?

İkinci durum, şimdi, vergileri gelir dağılımı açısından da analiz etmek lazım. Gelir dağılımında fonksiyonel bir dağılım vardır, gelirin fonksiyonel dağılımı. Piyasa mekanizması içerisinde insanlar, ekonomik ilişkileri içerisinde ortaya çıkan millî gelirden aldıkları paylara göre az alanlar olur, çok alanlar olur; bu fonksiyonel dağılımıdır ama işin içine devlet girdiği zaman devlet özellikle bütçeler vasıtasıyla bir taraftan değişik vergileri toplar, vatandaşlardan alır, diğer taraftan harcamalar yapar. Yani her sene, bütçelerinde toplam vergi miktarını ve bileşimini belirlediği gibi harcamaların da düzeyini ve bileşimini belirler ve böylece devletin devreye girmesiyle gelir dağılımı yeniden belirlenmiş olur. Gelir dağılımının yeniden belirlenmesinde sosyal politikaların ön planda olması lazım çünkü piyasa mekanizması içerisinde düşük gelir grupları her zaman dezavantajlıdır. Devletin işin içine girip de dağıtımı yeniden yaptığındaysa düşük gelir gruplarının gelir düzeyinin yükselmesi gerekir. Şimdi, bu bakış açısından bu bütçeyi, gelir kalemlerini incelediğimizde maalesef gelir dağılımını piyasadan daha fazla bozduğu açıkça görülmektedir. Şimdi, ne var burada? Doğrudan gelirler var; kurumlar vergisi var, gelir vergisi var. Gelir vergisinin büyük bir kısmı, ücretliler olduğu için çok fazla tasnif etmekte zorluk olsa bile Türkiye'deki uygulama açısından, kurumlar vergisi bu ek bütçeyle 315 milyar artıyor ama mesela dahilde KDV, ÖTV, ithalde KDV, gümrük vergisi ve benzer kalemler yani 668 milyar, buna damga vergisi, harçlar gibi diğer vergileri de eklemek lazım. Yani kurumlar vergisinin 2,5 katından fazla bir miktar daha çok düşük gelir gruplarına yönelmiş vergilerle tahsil ediliyor. Bu durum tamamıyla Hükûmetin gelir dağılımını daha da bozan bir politika uyguladığını göstermektedir ve bütçenin sosyal politika amacının da gerçekleşmediği açıktır. Her ne kadar sosyal harcamalarla ilgili birtakım açıklamalar yapılmış da olsa orada zikredilen kalemler bu gelir toplarken adaletsiz olan makası bile telafi edecek nitelikte değildir ama enflasyonun vergi gelirlerini artırmış olmasından dolayı da Sayın Bakanın enflasyon iştahına kapılmaması gerektiğini düşünürüm ben. En son yapmış olduğu açıklamalarda da "Biz, önce ihracata odaklandık, cari açığı kapatmaya odaklandık, enflasyonu erteledik." gibi bir açıklamasını okumuştum. Ekonomide enflasyon varsa öncelik enflasyon olur.

HAZİNE VE MALİYE BAKANI NUREDDİN NEBATİ - Ben böyle bir şey söylemedim.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Ben okumuştum ama çıkarabilirim şimdi beyanınızı, bir yerde öyle bir değerlendirme veya sizin beyanınız olarak çıkmıştı. Enflasyon birinci sorundur ekonomide.

HAZİNE VE MALİYE BAKANI NUREDDİN NEBATİ - Bizim için de öyle.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Onun için enflasyonun olduğu bir ortamda siz hem tüketicilerin rasyonel karar almasını önlersiniz hem yatırımcıların hem de üreticilerin rasyonel karar almasını önlersiniz. Ekonomik faaliyetlerden daha çok da rant alanlarına kaydıklarını görürsünüz. Ekonominin performansı bozulur dolayısıyla enflasyona odaklanmak lazımdır ama sizin "Türkiye politikası" dediğiniz, ilk başlarda "Çin modeli" denilen veya ihracat merkezli bir ekonomi politikası denilebilecek, son, kasımdan beri uyguladığınız politikada şunu bilmemiz lazım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Buyurun.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - Aslında cari açığı kapatmayı, fazla vermeyi hedefleme kavramıyla ifade etmek yerine doğrudan doğruya Türkiye'nin rekabet gücünü artırmaya yönelik bir politik hedef belirlenmesi lazım; o daha kapsayıcı bir tutumdur. Ama gördüğümüz kadarıyla her ne kadar cari açık geçen seneden daha fazla artmış da olsa şu ana kadar, uyguladığınız politika Türkiye'nin küresel rekabet gücünü artırmaya yönelik bir niteliğe sahip değildir. Sadece düşük ücret politikasıyla, fiyat avantajlarıyla işleyen bir ekonomi var dış ticarette. Bu yani düşük ücret politikası dediğim küresel ölçekte, ürettiğimiz malların piyasası olan ülkeler açısından söylüyorum. Asgari ücret 245 dolar Türkiye'de. Bu, dünya ölçeğinde bayağı düşük bir ücret ve ürünlerin içerisinde emek, önemli bir maliyet kalemi; bu düşük tutulmuş. Diğer taraftan Türkiye'de çalışanların yarısı, yarısından fazlası asgari ücret düzeyinde çalışıyorlar. Hatta çalışanların yüzde 30'una yakın bir kısmı sosyal güvenlikten mahrumlar yani sigorta, vesaire, kesintileri de yok. Hatta kaçak olduğunu düşünecek olursak vergi de ödenmiyor ve bunlar çalıştıranlar açısından veya ürünlerin içerisindeki emek maliyetlerini düşüren bir durumdur. Ama mesela, Almanya'da asgari ücret Türkiye'dekinden 5-6 kat fazla olmasına rağmen çalışanların sadece yüzde 5'i asgari ücret düzeyinde çalışıyor. Onlar da emek maliyeti önemli dolayısıyla buradan şunu söylemek istiyorum: Düşük ücrete dayalı bir ihracat veya cari açığı kapatma politikasının sağlıklı olamayacağı, sürdürülebilir olamayacağı, hele hele olayı cari fazlaya bağladığınız zaman -bunu avantaj gibi anlatsanız bile- küresel rekabet gücü açısından pek değer ifade etmeyeceğini belirtmek lazım.

Diğer taraftan ikinci bir kavram var; dış ticaret hadleri. Şimdi, yani bu uyguladığınız politikayla Türkiye'nin dış ticaret hadlerinin iyileşmesi lazım; Tam tersine, Türkiye'nin dış ticaret hadleri rekor düzeyde bir düşük seviyeye inmiş vaziyettedir, 74'tür. İthal ettiğimiz ürünlerin değeri yüzde 40 artıyor, ihraç ettiğimiz ürünlerdeyse değer artışı yüzde 10 civarındadır. Yani dolayısıyla dış ticaret hadleri aleyhimize gelişiyor, bu bizim dış ticarette zarar ettiğimiz anlamına gelir. Ucuz üretip, burada refahı azaltıp diğer ülkelerin vatandaşlarının refahını artırmaya çalışan bir ekonomik çarkımız var demektir. Bu aynı şey turizmde de var. Bence turizmin de aynı dış ticaret hadlerine benzer bir şekilde "turizm fiyat hadleri endeksi" diye bir endeks geliştirilip takip edilmesi lazım. Kur yükselince Türkiye'de turistik seyahat ucuz hâle geldi ve bu ucuz hâle gelen turistik seyahat burada turist sayısını artırıyor. Geçen seneye göre işte, Ocak-Mayıs aylarında 11 milyon daha fazla turist geldiği ifade ediliyor ama her turistin ortalama harcadığı para 600-700 dolar. Bu 600-700 doların burada kalması için o turiste verdiğimiz hizmet ve maliyetin değeri ise daha fazla yani Türkiye'nin aradaki marjı çok düşük düzeyde. Hem turizm gelirleri açısından hem dış ticaret gelirleri açısından böyle bir açmazın içindeyiz.

Bir de ekonominin hassas bir dönemindeyiz. Yani "Küresel vesaire..." diyorsunuz ya işin küresel tarafını söyleyeyim. Bakın, FED ne zaman faiz yükseltmişse Türkiye'de kriz olmuştur. FED'in faizleri yükselttiği bir dönemdeyiz, en son 75 baz puan yükselttiler, önümüzdeki ayarlamada da yine bir 75 baz puan artırılacağı ve kendi politikalarını kararlı bir şekilde...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN CEVDET YILMAZ - Bu konuyu tamamlayıp bitirirseniz.

ABDÜLLATİF ŞENER (Konya) - ...sağladıklarından emin olmadıkları sürece de FED'in faiz artırımına devam edeceğini açıkladılar. Hâlbuki, FED'in böyle faiz artırımı trendine girdiği 1980'de kriz yaşanmıştır, 89'da kriz yaşanmıştır, 94'te kriz yaşanmıştır, 2001'de kriz yaşanmıştır, 2008-2009'da aynı şekilde, 2018'de aynı şekilde ve şimdi Türkiye ekonomisi bu trendde.

Bir de dış faktörlere ilgi duyan, daha doğrusu dış faktörler dışında hiçbir şeye ilgi duymayan Sayın Hükûmetimizin bu süreci de tekrar gözden geçirerek, bunu da dikkate alarak politikalarını yeniden harmanlamasında fayda olduğu kanaatindeyim.

Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.