KOMİSYON KONUŞMASI

LÜTFİYE SELVA ÇAM (Ankara) - Çok teşekkür ederim Kıymetli Başkanım.

Ben de sözlerimin başında, Komisyonumuza konu olan menfur saldırıda hayatlarını kaybeden öğretmenimize, öğrencilerimize Allah'tan rahmet diliyorum, ailelerine başsağlığı diliyorum, yaralılara da acil şifalar diliyorum.

Tabii, Komisyonumuzun başlarında bize sunum yapan Hilmi Demir Hocayı da ayrıca burada anmak isterim. Gerçekten çok ciddi bir katkı sunmuştu. Ona da Allah rahmet eylesin.

Başkanım, 17'nci toplantıdayız. 16 toplantı boyunca göstermiş olduğunuz yönetim tarzı, hem muhalefet milletvekillerimize hem bizlere, Divan üyelerine vermiş olduğunuz hem söz açısından söylüyorum hem geniş, böyle hiçbir sözümüzü kısaltmadan, kesmeden yapmış olduğunuz bu özverili çalışmadan dolayı hassaten size çok çok teşekkür ediyorum.

Eminim ki biz Komisyon Divanı olarak yazın da çalışmaya devam edeceğiz. Suat Vekilimizin söylediği, hani kanun devam ediyor bugün ama önleyici herhangi bir şey yok. Zaten bizim Komisyonumuzun da bence en önemli ana başlığı, bu olayları önleyebilmek için neler yapmalıyız? Aşırı bir şekilde buna yoğunlaştık. Tabii, pek çok kişiyi dinledik, akademisyenleri dinledik, psikiyatristleri, kurumları dinledik. Ben hem üç çocuk annesi hem de üç torun babaannesi olarak açıkçası zihnimde beliren en önemli soru: Biz çocuklarımızı nasıl koruyacağız ve bir çocuk nasıl kaybolur? Bu soru benim zihnimde çok ciddi bir yer etti ve her Komisyon sonrasında burada aldığım bilgileri çocuklarınanneleriyle paylaştım. "Aman, şuna dikkat edin, buna dikkat edin." Uzman görüşlerini aktardım. Herkes o kadar şanslı olmayabiliyor, onun için mekanizmayı öyle doğru kurmalıyız ve analiz noktasında pek çok vekilimizin burada sunumlarına katılıyorum. Çok genişletmeyeceğim konuşmamı ama her kuruma sorduğum "Etki analizi var mı?" "Yaptığınız işlerin sonunda bir değerlendirme yapıyor musunuz?" "Neye uğradığını biliyor musunuz?" "Sonrasındaki hamleleri biliyor musunuz?" sorularının hepsinde "Hayır." cevabı aldık. Sanki ilk defa duymuşçasına da "Ya, bunu değerlendirelim, yapalım." denildi. Bizim Komisyon raporumuzda yani teklif olarak, öneri olarak sunacaklarımızın başında hem veri analizleri hem etki analizleri, bunları çok önemsediğimi bir kez daha vurgulamak isterim. Çünkü baktığımız zaman, aslında hiçbir çocuk sabah uyandığı zaman ansızın şiddeti seçmiyor, hiçbir çocuk bir gece öfkesini kontrol edemez hâle gelmiyor, hiçbir çocuk yalnızca dijital dünyanın etkisiyle ya da yalnızca aile içindeki bir sorun nedeniyle başka bir çocuğun canını yakacak noktaya gelmiyor. Bir çocuğu şiddete götüren yol çoğu zaman yıllar boyunca fark edilmeyen küçük kırılmaları, ihmal edilen duyguları, görülmeyen yalnızlıkları, anlaşılamayan mizacın, kurulamayan bağların ve kaybolan aidiyet duygusunun üst üste gelmesiyle, bunun etkilenmesiyle oluşuyor. Biz ise çoğu zaman yalnızca son halkayı görüyoruz. Bu vaka analizlerimizde de onu gördük. Yani yalnızlaşan ve aidiyet duygusunu kaybetmiş çocukların aslında toplumdan nasıl uzaklaştıkları ve kendilerini kanıtlamak için neler yaptıklarını görmüş olduk. Çünkü çocuklara baktığımız zaman, aslında çocuğun salt kendisini görmüyoruz, ailesinin kendisine yüklemiş olduğu o misyonlar, hayaller, öğretmenlerin kanaatleri, arkadaşlarının kendi yargıları, kendi içlerinde oluşturdukları ön yargılar, yaşadıkları çağın ruhu ve toplumun ona yüklediği sorumluluklar, anlamlar çocukları bir biyolojik vaka olmaktan, bir biyolojik nesne olmaktan çıkarıp, bir birey olmaktan çıkarıp aslında hepsinin bir bütünü olan sosyal, kültürel ve psikolojik olarak bir hikâyenin parçası hâline getiriyor. Buradan hareketle, aslında çocukları hayata hazırlarken onlara bir alet çantası veriyoruz biz. Yani bu alet çantasının içerisinde matematik sorularını çözmek, fizik problemlerini çözmek, okul sıralarında karmaşık soruları çözmesi değil... Çünkü hayat bazen reddedilmeyi öğretiyor, bazen yalnız kalmayı, bazen başarısız olmayı, bazen kaybetmeyi, bazen haksızlığa uğramayı, bazen de öfkeyi yönetmeyi öğretiyor ama biz bu çocuklarımızın eline verdiğimiz bu alet çantasıyla acaba bunlarla baş edebilecek bir psikolojiyi, yönetebilecek bir şeyleri verebiliyor muyuz? Onun için akademik başarı elbette önemli ama o çantanın içine empatiyi koymadığımızda, vicdanı yerleştirmediğimizde, sabrı öğretmediğimizde, dijital manipülasyonları tanıyacak eleştirel düşünceyi kazandırmadığımızda, hayal kırıklığı karşısında yeniden ayağa kalkabilecek psikolojik dayanıklılığı inşa etmediğimizde ve en önemlisi çocuğa "Sen bu topluma aitsin." duygusunu veremediğimizde aslında eksik bir çantayla hayata onu hazırlamış oluyoruz.

Bir konuya daha önceki vekillerimiz de temas ettiler. Biz değişen Türkiye'nin artık değerlerini kabul etmek zorundayız. Şule Hocaya atıfta bulunuldu. Ben de çok kıymetli buluyorum Şule Hocanın konuşmalarını ve yaptığı o akademik çalışmaları. Bizim, Türkiye'nin artık değişen bir noktada olduğunu kabullenmemiz gerekiyor. Uzun yıllar boyunca Anadolu'nun kendine özgü bir pedagojisi vardı, bu pedagoji yalnızca okulların müfredatlarından da ibaret değildi; aslında evin sofrasında başlayan, mahallenin sokağında devam eden, anneannelerin, dedelerin anlattığı hikâyelerde yaşayan görünmez bir eğitim sistemi vardı. Çocuk yalnızca anne babası tarafından büyütülmez, mahalle tarafından büyütülürdü, akrabaların müdahale ettiği bir yapı vardı. Bir çocuğun hangi yaşta nasıl davranacağı, nerede susacağı, nerede konuşacağı, büyüğüne nasıl hitap edeceği, küçüğünü nasıl koruyacağı ve öfkesini nasıl yöneteceği bir ölçüde kültürel hafıza olarak nesilden nesle aktarılırdı ama bugün baktığımızda, aslında ailelerinden daha fazla sosyal mecrada, dijitalde vakit geçiren bir tipolojiden bahsediyoruz, çocuklardan bahsediyoruz ve saatlerce yalnız başına kalan çocuğun eskiden kitap okuduğunu düşünürdük ama şimdi baktığımızda, çocuklar saatlerce algoritmaların içerisinde kaybolabiliyorlar ve "dijital dünya" dediğimiz dünya, aslında bir odanın içerisinde çok farklı dünyalara ulaşabilecek bir imkânı da çocuklarımıza sunuyor. Bir güncellemeyi dijital olarak saniyeler içerisinde yapabilirken aslında toplumsal güncellemeyi çok daha derin bir şekilde, hızlı dönüştüremiyorsunuz ve bu dönemi aslında ben kendi adıma dijital hazımsızlık çağı olarak görüyorum. Yapay zekâ algoritmaları, sosyal medya platformları, kısa video kültürü ve sonsuz içerik akışı yalnızca teknolojik yenilikler değil, bunların her biri çocukların karakter gelişimine, dikkat sistemine, sabır eşiğine, empatik becerisine ve gerçeklikle kurduğu ilişkiye doğrudan temas ediyor. Bunun için, sorun, aslında teknolojik bir sorun değil; sorun, insanın ne kadar kısa sürede böylesine büyük bir değişimi sindirecek psikolojik ve toplumsal hazırlığa sahip olması. Belki bizim buradaki önerilerimizde de aslında bu yeni Türkiye düzeninde, yeni dünya düzeninde aileleri bir taraftan, okulları bir taraftan... Sosyal yani toplumsal yapının dönüşümünde bir yol gösterici olmamız gerekiyor.

Aidiyet konusu çok gündeme geldi hocalarımızın aktarımlarında ve çocukların bu olayları yapmadan önce okula ait hissetmemelerine vurgular yapıldı. Dijitalleşme bu aidiyeti de yalnızlaştırmayı da beraberinde getiriyor aslında ve biz "güvenli okul" tanımından bahsediyoruz, ben Beritan Vekilimize katılıyorum, "güvenli okul"u yeniden tanımlamamız gerekiyor çünkü biz sorularımızla genişlettiğimizde okul çevresindeki yaklaşımların güvenli okul olup olmadığını, o derecelendirmeyi bize aktardılar sorularımıza cevap veren yetkililer; hâlbuki okulun içerisi aslında güvenlik anlamında değerlendirilmesi gereken en önemli şey.

Bir de sadece oyunların, işte, yaşlara göre ayrılması, işte, öldürme oyunlarının olmaması vesaire... Ben hiçbir şeyi yasaklayarak başarabileceğimizi açıkçası düşünmüyorum çünkü oyunlarda yaş sınırlandırması var, aile eğer bilinçli bir aile olursa 18 yaşında oynaması gereken oyunu 10 yaşında oynuyorsa çocuk, zaten problem oluyor ama 18 yaşında, artık bilinçli bir şekilde ve belirli zaman aralığında... Bakıyorsunuz, aynı oyunu oynayan yüzlerce çocuk var ama içerisinden bir tanesi katil olarak çıkabiliyor. Yani onu doğuran sebepleri bizim detaylı bir şekilde tartışmamız, konuşmamız ve yönlendirmemiz gerekiyor. Yani bu noktada da oyun sistemi, oyunun yaşı, işte, sosyal mecraların kullanımı, dijitalin, kullanımı noktasında da ön açıcı tedbirlerin alınması noktasında biz de öncülük etmeliyiz. O çocukların da yalnızlığa sürükleyecek bu yaklaşımlardan uzak durmalarını sağlamalıyız.

Bir de "sorunsuz öğrenci" kavramı Komisyonumuz esnasında gündeme geldi. Başkanım, konuşmaların hemen hemen hepsinde çocukların kendi içlerinde aslında sorunlarının olmadığı, toplumun düzenini, okulun düzenini, işleyişi bozmadığı, kendi hâlinde, sessiz çocuklar olduğu ve işte, hem İstanbul'da dinlediğimiz hem Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'da dinlediğimizde problemsiz çocuklar baktığınızda, yani bu "sorunsuz öğrenci"yi de bence masaya yatırmamız lazım yani öğretmenin sessiz gördüğü o öğrencilerle ilgilenmemesi... Hani "aidiyet duygusu" diyoruz ama öğretmenler de okullara artık kendilerini ait hissetmiyor. Ben çok iyi hatırlıyorum, bir öğrencinin problemini anneden babadan önce öğretmenlerimiz fark ederdi. Yani bizim bu noktada da o "güvenli okul" kavramını oluştururken aslında öğrencinin öğretmene güvenebilmesini, öğretmenin de devlete güvenebilmesini tesis etmemiz gerekiyor.

CİMER'e çok atıfta bulunuldu, ben kendi yaşadığım bir örneği burada kayıtlara geçmesi açısından anlatmak istiyorum. Torunum devlet okulunda okuyor, "mahalle mektebi" diyebileceğimiz yakınındaki bir mahalle mektebine gidiyor. Öğretmenin tutarsız ve yanlış bir davranışı sebebiyle oğlum öğretmenle konuştuğunda "İsterseniz CİMER'e başvurabilirsiniz, zaten herhangi bir şey olmaz bana." diyebiliyor ve babaannesinin milletvekili olduğunu da bile bile bunu yapabiliyor. Yani eğer bu kadar korkuyor olsalardı öğretmenler eminim ki bu öğretmen de CİMER'deki yaklaşımdan korkardı. Zaten biz yetkililerle konuştuğumuzda da şunu söylüyorlar: Kesinlikle öncelikli olarak bir araştırma yapılıyor ve araştırma sonrasında öğretmenlerden gerekiyorsa bir savunma isteniyor.

Pandemi döneminde çocukluların değişken etkilerini, değişken eşiklerini dikkate almamız gerekiyor çünkü sabır noktasında da o "reels" kaydırmalar, hızlı birtakım videoların izlenmesi... YouTube'da ben de artık -kızım alıştırdı Sayın Başkanım- 1,5-2'den daha aşağıda bir şey izleyemiyorum yani o hıza alıştığınız zaman... Mesela bazen arkadaşlarımız sakin sakin konuşurken hani âdeta "1,5'a basayım da biraz hızlandırayım." duygusuna ben de kapılıyorum. Onun için, hani, bu dijital dünyadaki gerçeklik algısı noktasında da bizim çok ciddi çalışmalar yapmamız gerekiyor.

Bir de çok çalışmadan bahsedildi yani hem KVKK gelip anlattığında hem BTK anlattığında, bizim bu yapılan programları, uygulamaları bence öğrencilere eriştirmemizde ve Millî Eğitimle iş birliği yapılmasında bir aksaklık olduğunu gözlemledim ben. Ayrıca, veliler çok ciddi habersizler, diyorum ya, burada, bizim evde bir prototip var; 4'üncü sınıfta okuyan bir torunum olduğu için hemen arayıp gelinimize soruyorum, "Şunu biliyor musun, bunu biliyor musun?" "İşte, Millî Eğitim böyle bir program yapmış, biliyor musun?" diye. Hiçbir haberi yok, yani araştıran, sosyal hizmet uzmanı olan bir anne farkında değil. Yani bu kamu spotlarının işte, gece herkes yaptıktan sonra yayınlanmasının da bir etkisi olduğunu açıkçası düşünüyorum.

Veri eksikliğinden çok bahsedildi, inanın bana ben veriyle çalışmayı seven bir milletvekiliyim. Veri fakiri bir ülke olmak ve Avrupa Birliğinden, işte, OECD rakamlarından birtakım şeyleri dillendiriyor olmamız beni çok üzdü çünkü her ülkenin gerçekliği farklı, Türkiye modelini bizim burada oluşturmamız lazım, çok detaylı bir şekilde veri paylaşımını sağlamamız lazım, akademisyenlere bunları açmamız gerekiyor. Ben raporumuzda bunlara da değinmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Başkanım, çok benzer şeyler konuşuldu, ben tekrardan daha fazla uzatmamak için çok çok teşekkür ediyorum tüm Komisyon üyelerimize sabırlı bu çalışmadan dolayı, tekrardan hepinize teşekkür ediyorum.