| Komisyon Adı | : | ADALET KOMİSYONU |
| Konu | : | |
| Dönemi | : | 28 |
| Yasama Yılı | : | 4 |
| Tarih | : | 07 .08.2026 |
YÜCEL BULUT (Tokat) - Başkanım, teşekkür ediyorum. Sadece zatıalinize değil, bugün bu Komisyonda hazır bulunan ve kanaatimce cumhuriyetin 2'nci yüzyılının en önemli kanun teklifini görüşmek üzere büyük bir nezaketle toplantıya iştirak eden bütün Komisyon üyelerimize, Komisyon üyesi olmamakla beraber, toplantımıza iştirak eden çok kıymetli milletvekillerimize ve basın mensuplarımıza teşekkür ediyorum.
Ayrıca, burada hazır bulunan bütün arkadaşlarımız fikirlerini, eleştirilerini ve değerlendirmelerini büyük bir nezaketle gerçekleştirdikleri için, farklı fikirlere de büyük bir nezaket ve tahammülle, hoşgörüyle karşılık verdikleri için, toplantımızın Adalet Komisyonunun elbette ki geleneklerine yakışır bir şekilde bu nezaket ortamında yürütüldüğü için de bütün arkadaşlarımıza ben teşekkür ediyorum.
Cumhuriyet tarihinin, kanaatimizce en önemli, cumhuriyetin 2'nci yüzyılının da yine en önemli ve ufuk açıcı yasal düzenlemelerden bir tanesini, tarihî bir düzenlemeyi konuşmak ve tartışmak üzere bugün bir araya geldik. Milliyetçi Hareket Partisinin Sayın Genel Başkanının tarihî bir çağrısıyla, Sayın Cumhurbaşkanımızın bu çağrıya karşılık ve iştiraki, bu çağrıyı bir devlet politikası hâline dönüştürülmesiyle birlikte adına "terörsüz Türkiye" dediğimiz bu süreç başladı ve bir devlet politikası hâlini aldı. Tabii ki devlet politikası hâlini alması başlı başına yeterli bir tercih, seçenek ve yöntem değildi; bunun aynı zamanda bir toplumsal rızaya ulaşması ve Türk milletinin kalbî olan bu Parlamentonun da kahir ekseriyetiyle desteklenmesi gerekmekteydi. Sağ olsunlar, bütün siyasi partilerimiz, -elbette ki eleştiren, tenkit eden, bu işin bir parçası olmak istemeyen arkadaşlarımız da oldu, onları da anlayışla karşılıyoruz ama- Gazi Meclis bütün renkleriyle, kahir ekseriyetiyle birlikte Türkiye'yi terörden arındırma, Türkiye'yi şiddetten arındırma konusunda özel ve yoğun bir gayretin içerisinde oldu. 5 Ağustos 2025 tarihinden itibaren toplanmış bulunan Komisyonda birçok toplantı gerçekleştirdik, birçok siyasi partiden milletvekilimiz bu toplantılara iştirak ettiler ve burada toplumsal rızanın oluşturulması konusunda her siyasi parti, her milletvekili arkadaşımız, her grup üzerine düşen gayreti yoğun bir şekilde gösterdi. Söylemek isteyip söyleyemediklerimiz oldu, herkes karşılıklı bir şekilde, kimi zaman karşı tarafı tahrik etmemek, bu nezaket ortamını muhafaza edebilmek için insanüstü bir gayretle bu meselenin 90 milyon bütün yurttaşımızı ilgilendiren tarihî bir mesele olduğunun bilinciyle de büyük bir sorumluluk duygusuyla hareket etti ve toplumsal rızayı da önemli ölçüde oluşturan bu Komisyonun gayretleri ve faaliyetleri neticesinde birbiri ardına düzenlenen itibar suikastlarıyla ve bu Komisyonun faaliyetlerinin halktan gizlendiği, milletten gizlendiği şayialarıyla, Türkiye, Cumhuriyeti'nin üniter yapısını bozmak, bölmek gibi gizli emel ve amaçlara bu toplantıların hizmet ettiği tantanasıyla, yalanlarıyla mücadele etmek suretiyle büyük bir olgunlukla Komisyon toplantıları nihayete erdi, sürdürülen bütün propagandanın aslının astarının olmadığı anlaşıldı.
YÜKSEL SELÇUK TÜRKOĞLU (Bursa) - Hepsi doğru çıktı.
YÜCEL BULUT (Tokat) - Hiç kimsenin Türkiye Cumhuriyeti'nin, temel dinamikleriyle oynamak gibi özel bir gayret ve gayesi olmadığı, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısını muhafaza etmek düşüncesinde herkesin ittifak içerisinde olduğu konusunda mutabakatı ortaya koyan tarihî bir rapora da imza attık. Ve bu toplumsal rızanın toplumun kahir ekseriyetiyle oluşmasının neticesinde bunun hukuki adımlarını atabilmek yani ismiyle müsemma bir şekilde, terörsüz Türkiye'yi inşa edebilmek için yasal çerçevenin hazırlıklarına başlandı ve bugün de bu noktada terörsüz Türkiye'yi inşa edebilmenin ilk adımı olan, eleştiriye açık bir şekilde, belki eksiğiyle, belki hatasıyla ama bir kanun metni sizlerin huzurunda tartışılmak üzere bu Komisyona teslim ve tevdi edildi.
Tabii ki terörsüz Türkiye, bizim temel amacımız, temel hedefimiz olarak defaatle hem Sayın Genel Başkanımız tarafından dile getirildi hem parti hatiplerimiz tarafından dile getirildi ve Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından da sahiplenildi. Ben bu toplantıya iştirak etmiş hiçbir arkadaşımızın bu yasa metnine itirazları olsa dahi terörsüz bir Türkiye hedefine karşı olduklarına inanmıyorum; herkesin, silahların sustuğu, şiddetin ortadan kalktığı, demokratik siyasetin hayat bulduğu, cumhuriyetin 2'nci yüzyılında yeni bir kardeşlik ruhu ve duygusuyla Türkiye Yüzyılı'nı inşa etme konusunda heves, arzu ve istek içerisinde olduklarından da zerre kadar şüphe duymuyorum. Biz, terörün neden bitmesi gerektiğini ifade ederken ben de dâhil birçok milletvekili arkadaşımız konuşmalarımızın içerisinde sık sık 1984 yılından itibaren başlayan PKK'nın tercih etmiş olduğu silahlı propagandanın oluşturduğu terörle mücadele ikliminin Türkiye'ye maliyetinin 3 trilyon dolardan fazla olduğunu ifade ediyoruz. Evet, 3 trilyon dolardan fazla bir parayı Türkiye Cumhuriyeti 1980'li yıllardan itibaren terörle mücadele için harcıyor yani bir refah toplumu yaratmak için, Kürt'üyle, Türk'üyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle huzurlu, mutlu aile iklimi yaratmak için harcamamız gereken, yatırım için harcamamız gereken parayı terörle mücadeleye harcadık. Bu önemli bir parametredir ama yeterli değildir. Bizim asıl referans noktamız emeklemesine şahit olduğu, yürümesine şahit olduğu, konuşmasına şahit olduğu, büyümesine şahit olduğu büyük bir özenle yetiştirdiği evladını bir gün terörle mücadelede kaybeden annenin acısının bir ikamesi olmadığını bildiğimiz gibi, yitirdiğimiz hiçbir evladımızın da 3 trilyon dolardan daha kıymetsiz olmadığına duyduğumuz inançtan dolayı bunu yapmaya çalışıyoruz. Bir daha hiçbir anne, hangi etnik kökenden gelirse gelsin, hangi soydan, hangi mezhepten gelirse gelsin, hangi bölgeden gelirse gelsin 20'li yaşlarına kadar gelişine şahit olduğu, elleriyle büyüttüğü evladını bir daha yitirmesin. Yeni bir Anadolu çocuğu bu terör ikliminde, bu şiddet ikliminde hayatını kaybetmesin diye bu tarihî riski almak suretiyle bu mücadeleyi sürdürüyoruz. Zaman zaman tepki gösterenler olduğunun farkındayız. Zaman zaman bu işi anlamayan, kavramayan ve sürdürülen sistemli propaganda karşısında bizlere karşı kimi zaman da husumet duygusuyla bakan arkadaşlarımızın, hemşehrilerimizin olduğunun farkındayız ama bugün burada niyetimizin halis olduğunu bir kere daha haykırmak için söz aldım. Türkiye 1'inci yüzyılından almış olduğu derslerle 2'nci yüzyılına o tecrübelerin ışığında, sadece o tecrübelerin ışığında değil, aynı zamanda Anadolu'ya geldiğimiz günden bugüne kadar sürdürmüş olduğumuz bin yıllık devlet geleneğinin Kürt'üyle Türküyle hepimizin omuzlarına yüklemiş olduğu vebal, bilincimize nakşetmiş olduğu sorumluluk duygusuyla yeniden inşa etmenin yollarını ve metotlarını aramalıdır. Yüz yıllık Cumhuriyet tecrübemizin altmış yılı terör kavramıyla geçti. Altmış yılın geriye kalan kırk yılı yani cumhuriyetin kuruluşundaki ilk kırk yılın yirmi yılı o gün terminolojimizde terör kavramı olmadığı için bu şekilde ifade edemediğimiz isyanlarla geçti. Yani yüz yılın neredeyse seksen yılını şiddet iklimi içerisinde geçirdik, yüz yılın seksen yılını şiddet iklimi içerisinde geçirdik ve o geriye kalan yirmi yılı İkinci Dünya Savaşı'nın ağır imtihanlarıyla, darbe girişimleriyle, darağacına gönderilen başbakanlarla, askıya alınan demokrasilerle geçirdik. Şimdi, işte, bu yüzyılın yekûnunun bize vermiş olduğu, bize nakşetmek durumunda olduğu bir sorumluluk var.
Şimdi, dolayısıyla bizim 1960'lı yılların sonunda tanıştığımız 1969 ve 71 yılları arasında Mahir Çayan tarafından geliştirilen "Kesintisiz Devrim II" "Kesintisiz Devrim III" isimli yayınlarla metodolojik hâle getirilen, politikleşmiş askerî savaş stratejisinin o günün sol örgütleri tarafından benimsenmek suretiyle bir silahlı propaganda aracına dönüştürülmesinin neticesi olarak terör kavramının hayatımıza girmesiyle 1980 askerî müdahalesine kadar hem sağdan hem soldan, her renkten, her desenden, her köyden, her mezhepten 5 bin insanımızı yitirdik. 1984 yılından itibaren PKK terör örgütü politikleşmiş askerî savaş stratejisini yani silahlı propagandayı bir metot olarak kullandı ve tam kırk yıldır Türk'üyle Kürt'üyle, her bölgesiyle Türkiye'de bir kardeş kavgasının günden güne daha da körüklendiği bir terör iklimine sürüklendik. Şimdi, bugün geldiğimiz noktada bu terörü kökünden kazımak mecburiyetimiz var.
Az evvel Uğur Poyraz Beyefendi konuşmasını yaparken ifade ettiler: "Türkiye'de Kürt sorunu yoktur, Türkiye'de terör sorunu vardır." dediler. Aynı görüşteyim, aynı kanaatteyim. Türkiye'de bir Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır ama bunu demek Kürtlerin sorunu yoktur demek değildir.
ŞENOL SUNAT (Manisa) - Milletin var, milletin sorunları var.
YÜCEL BULUT (Tokat) - Bir saniye... Ben tamamlarsam Şenol Hanım.
ŞENOL SUNAT (Manisa) - Tamam.
YÜCEL BULUT (Tokat) - Müsaade edin, ben de aynı şeyi söyleyeceğim.
Şimdi, "Kürt sorunu yoktur." demek "Kürtlerin sorunu yoktur." demek değildir. Sorun gibi bir kavramın sıfatı olarak bin yıldır beraber yaşadığımız insanların yani Kürtlerin bu kavramın sıfatı hâline getirilmiş olması yani Kürt'ün, kendisinin bir sorun olarak telakki edilmesine sebebiyet verecek bir kavramsallaştırmaya karşıyız. Biz, Kürtlerin de 90 milyon ülkenin yurttaşı gibi sorunları olduğunun farkındayız, farkına varmak zorundayız. Karadenizlinin nasıl sorunu varsa İç Anadolu insanının nasıl sorunu varsa Egelinin nasıl sorunu varsa bu ülkede Kürtlerin de sorunu vardır. Ama bugün yapmış olduğumuz tarihî çağrı şuna işaret eder: Terörsüz Türkiye istiyoruz çünkü Kürtlerin de bir sorunu varsa silahların ve çatışmanın gölgesinde değil, bu Parlamentonun çatısı altında, demokratik ilkeler çerçevesinde, demokratik prensipler çerçevesinde tartışmanın vakti gelmiştir. Dolayısıyla şiddeti bir tarafa bırakacağımız cumhuriyetin 2'nci yüzyılını el birliğiyle ve bütün tenkit ve eleştirileri göğüsleyerek hayata geçirmek zorundayız. Milliyetçi Hareket Partisinin Liderinin içinde olduğu hiçbir konuda, 1969'dan beri gelenekleriyle ayakta kalmış olan, ideolojik bir kubbe hâlini almış olan Milliyetçi Hareket Partisinin içinde bulunduğu hiçbir konuda, hiçbir çözüm önerisinde, meşruiyetini bu milletin tarihinden, Anadolu'nun hafızasından almayan hiçbir değerlendirme ve değer yargısı yoktur. Dolayısıyla biz bugün "Terörsüz Türkiye" diye haykırırken referans noktası olarak neleri aldığımızı burada bir kere daha ifade etmek istiyorum. Elbette ki kendi milletimizin bin yıllık hafızasıyla ve sorun çözme metotlarıyla kişilikleri ve karakterleri şekillenmiş olan bir partinin mensupları olarak biz, tarihî referansları kullanmak suretiyle bu çözüm önerisini getirdik çünkü cumhuriyetin kurucu iradesinin yani Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının bu sorunlar karşısında nasıl bir yol ve yöntem izlediğine ilişkin elimizde yeterince veri var. Şimdi, huzurdaki çerçeve yasayı inceleyen arkadaşlarımız arzu ederlerse kendilerine vereceğim 7 Mayıs 1928 tarihli bu yasayı da inceleyebilirler. Hangi maddede farklılık varsa, Mustafa Kemal Atatürk imzalı bu yasa ile huzurdaki yasa arasında hangi maddede farklılık varsa diledikleri zaman yer ve mekânda tartışmaya hazırım. Nedir referans noktamız? Cumhuriyeti kurduğumuzda, 17 Şubat 1925 tarihinde Şeyh Sait ayaklanmasıyla karşı karşıya kaldık. Nisan ayı içerisinde yani 19 Nisan'da Şeyh Sait ayaklanması bastırıldı ve Diyarbakır'da istiklal mahkemesi tarafından yargılamalar yapıldı. Bu yargılamaların neticesi olarak idam cezasına mahkûm edilenler oldu, doğrudur fakat Şeyh Sait ayaklanmasını konuştuğumuz gibi, aynı zamanda Ağrı isyanını da konuşmak mecburiyetimiz var. 1926 yılında Ağrı ilinde -o zamanki Ağrı il merkezi Doğubayazıt vilayetine denk gelmekteydi- İbrahim Ağa yani Kürtlerin kendi tabirleriyle "Biroye Heske Teli" tarafından başlatılan bir ayaklanma, daha sonra İhsan Nuri'nin de katılımıyla ve hemen akabinde de Sıpkanlı Halis Ağa'nın da iştirakiyle beraber bölgesel bir ayaklanma hâlini aldı. Şeyh Sait ayaklanmasını üç ayda bastıran devletimiz Ağrı isyanıyla 1926 yılından 1930 yılının Eylül ayına kadar mücadele etmek durumunda kaldı. 1928 yılında Dünya Ekonomik Buhranı'yla karşı karşıya kaldık. Toplam 6 askerî harekât düzenlemiş olmamıza rağmen buradaki kardeş kavgasının önüne geçemedik ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu iradesi -sık sık bizi kurucu iradeyle tezata düşmekle itham edenlere cevap olsun diye bu örneği anlatıyorum- Mustafa Kemal Atatürk işte bu Parlamentonun içerisinden 60 kişilik heyet oluşturmak suretiyle 12'si milletvekili, garnizon komutanları ve valilerden teşekkül eden 60 kişilik heyeti mayıs ayında Ağrı Dağı'na gönderdi. Üstelik de -birazdan örneklerini vereceğim- bu isyan, sadece bir ayaklanma ve kardeş kavgasıyla sınırlı kalmadı, Ağrı cumhuriyetinin kurulmasıyla neticelendi. Ağrı cumhuriyeti cumhurbaşkanını seçti, başbakanını seçti, kabinesini seçti, İhsan Nuri'yi Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturttu ve bağımsızlığını ilan etti. İşler bu raddeye diye gelmiş olmasına rağmen meseleyi bir beka meselesi, büyüyecek bir kardeş kavgası, Dünya Ekonomik Buhranı ve sosyolojimizde, çevremizde, coğrafyamızda meydana gelen bir beka sorunu olarak gören Mustafa Kemal Atatürk, hiçbir kompleksin içerisinde olmadan aslolanın kardeşlik duygularıyla Türkiye Cumhuriyeti'ni kainatın son gününe kadar bu coğrafyaya gönül bağıyla, kültür bağıyla bağlı olan herkesin ortak vatanı yapabilme ülküsüyle 60 kişiyi Ağrı Dağı'na gönderdi ve bu müzakerelerin neticesi olarak işte elimde gördüğünüz İhsan Nuri'yle yapılan bu müzakerelerin neticesi olarak 9 Mayıs 1928'de Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandı. Şeyh Sait ayaklanmasına katılmış olanlar da dâhil olmak üzere, cezaevinde bulunanlar da dâhil olmak üzere, Ağrı isyanına katılmış olanlar da dâhil olmak üzere tüm ceza soruşturmalarının durdurulmasına, infazlarının durdurulmasına karar verdi. Şimdi, bu düzenlemeyle birlikte Ağrı isyanı ağır bir şekilde çözülmeye başladı, isyana katılanların önemli bir kısmı bin yıldır kader ortaklığı yaptığı Türklerle yeniden kucaklaşıp hemhâl olabilmek için bir araya geldiler, kucaklaştılar ve bu isyana katılanlardan -bugün bir istismar vesilesi olmasın diye söylemiyorum, burada, notlarımda var- bu isyanın lider kadrosunun 1928 tarihli yasadan yararlandıktan sonra hayatlarını nasıl geçirmiş olduklarına dair veriler var. Ben bu verileri söylersem bazıları bu cümlelerimi cımbızla çekip başka amaçla kullanacağı için söylemiyorum ama herkese anlatabilirim.
Fakat sadece bilinmesini istediğim bir nokta var: Ben askerliğimi Ağrı Doğubayazıt'ta yaptım. Ağrının Çiftlik köyüne gittiğinizde, ağrının Çiftlik köyünde İbrahim Ağa İlkokulu var, İbrahim Ağa Ortaokulu var. İşte, İbrahim Ağa İlkokulu İbrahim Ağa Ortaokulu, bunların hepsi 2014 yılında yapıldı. Bu okulları tamamen kendi bütçelerinden yapıp Türkiye Cumhuriyeti'nin Millî Eğitim Bakanlığına bağışlayan kişiler Bro Heski Telli'nin özbeöz torunlarıdır, Ağrı isyanının lideri İbrahim Ağanın özbeöz torunlarıdır yani acıyı gelecek kuşaklara aktarmamak, acıyı gelecek nesillere aktarmamak, acıyı orada bitirmek ve helalleşmek, o hafızada tutmak ama ondan sonra gelecek hafızalara aktarmamanın neticesi işte bu olur yani bir gün gelir, bu acılarla yoğrulmayan çocuklar bu milletin ayrılmaz bir parçası olarak bu devlet için her türlü fedakârlığı yapabilecek bir noktaya gelebilir. Türkiye Cumhuriyeti kin, garaz ve hesaplaşma üzerine ve felsefesiyle inşa edilmiş bir devlet değildir.
1922 yılında Lozan Barış Görüşmelerine gittiğimizde, Millî Mücadele süresi boyunca Türkiye Cumhuriyeti'ne ihanetini tespit ettiğimiz ve tescil ettiğimiz bazı isimlerin Türkiye'den sınır dışı edilmesini istediğimizde, Lozan Barış Anlaşmasında bize 150 kişiyi sınır dışı edebileceğimiz söylenmişti. Bu sayı Lozan Anlaşmasında 150'yle sabit tutuldu. Biz millî mücadelemize en büyük ihaneti yaptığını var saymış olduğumuz 150 kişiyi tespit ederek 1923'te Türk vatandaşlığından çıkardık ve Türkiye'den çıkardık. Bu ülkenin kurucu iradesi Mustafa Kemal Atatürk 1938'in Haziran ayında 150'likler listesiyle ilgili dahi... Bu metnin yani şu an görüştüğümüz metnin bir af olmadığını biliyorum, teknik olarak da bir af kapsamında değil, bu cümlelerim yanlış anlaşılmasın. Ben Türkiye Cumhuriyeti'nin kavga etmeyi bildiği gibi, barışmayı ve helalleşmeyi de bilen bir geleneğin üzerine inşa edildiğini gösterebilmek adına bunu söylüyorum. 150'likler listesini bile biz 1938 yılında tamamen affettik. Şimdi, bugün PKK'yle mücadelede 11.600 insanımız hayatını kaybetti. Bazen bu rakamlar 12 bin-13 bin bandında söyleniyor ama ben size bunu 15 bin olarak söyleyebilirim. Türkiye Cumhuriyeti'nin bu yasayı çıkarmış olduğu Ağrı isyanıyla ilgili bir istatistiği sizinle paylaşmak istiyorum: Nedir bu istatistik? Beş yıl süren Ağrı isyanının sadece bir yılında, o bir yılın içerisinde bir ayında, 1930 yılı Temmuz ayında, sadece bir ayın beş bölgeye yayılmış isyanın bir kasabasında, Zilan Deresi'nde bu çatışmalarda ve kardeş kavgasında Türk'üyle, Kürt'üyle 47 bin insan hayatını kaybetti. Bu sayıyı abartılı bulanlar olabilir, ben de buluyorum, ben de abartılı bulanların arasındayım. Resmî sayıya dönüyorum: 16 bin kişi Zilan Deresi çatışmalarında hayatını kaybetti. Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti kardeş kavgasındansa tarihî kucaklaşmaya verdiği ehemmiyetle bu yasal düzenlemeyi yaptı. Ağrı isyanını bastırmak suretiyle tekrar bu bölgede huzur ve sükûnu tesis ettik. Bunun neticesi ne oldu arkadaşlar? Bunun neticesi şu oldu: 1930 yılından 1970'li yılların ortasına kadar Türkiye bir şiddet sarmalına, sokaktaki şiddet sarmalına taraf olmadı ve bu işlerden uzak kaldı.
Dolayısıyla, şunu anlatmak istiyorum: Cumhuriyetin 2'nci yüzyılı, artık, silahın bir metot olarak kullanıldığı, şiddetin bir metot olarak kullanıldığı, tüm siyaset argümanlarının rafa kaldırılmak mecburiyetinde olduğu Türkiye Yüzyılı'nı inşa etmek istiyorsak Kürt'üyle, Türk'üyle kucaklaştığımız, Mevlâna Celâlettin Rûmi'yi sevdiğimiz gibi Ahmed-i Hani'yi de sevip kucakladığımız, Doğubayazıt'ı kendimizden bildiğimiz gibi Edirne'yi de kendimizden bildiğimiz ve bu ülkenin bütün yurttaşlarının köküne, kökenine, mezhebine bakmaksızın sorunları olabileceğini, bu sorunları konuşacağımız yerin burası olduğunu, bu sorunları tartışma vebalinin hangi etnik kökenden gelirse gelsin herkesin boynunda, omzunda bir vebal olduğunu kabul etmek suretiyle yeni bir siyaset anlayışını, yeni bir siyaset dilini üretmek mecburiyetindeyiz. İnşallah, bunu yaptığımızda da bundan sonra bu Parlamento çatısı altında etnik tartışmalar, etnik kaygılarla değil hepimizin farklı renklerden ve desenlerden gelmiş ama aynı milletin hamuru olduğu bilinciyle, bu yüksek şuurla yeni bir dönemi başlatacağımız inancını taşıyorum. Dolayısıyla bu çerçeve yasaya dönük eleştirilerin her birini medeni bir şekilde saygıyla karşılıyorum, saygıyla da cevap vermeye çalıştım.
Tekrar, bu toplantıya iştirak etmiş olan bütün milletvekili arkadaşlarımıza ve bu süreci başlatan Sayın Genel Başkanımız başta olmak üzere, Sayın Cumhurbaşkanımıza ve muhalefet partilerimize ayrı ayrı sizlerin huzurunda şükranlarımı sunuyorum.
Herkese iyi geceler diliyorum. Sağ olun.